TARİHİ UYARI

             Bilindiği üzere küreselleşme rüzgarına parelel olarak, ülkemizin pek çok sektörü, giderek uluslararası kuruluş ve güçlerin daha fazla kontrolü altına girmektedir.

             Bankacılık, enerji, iletişim derken şimdi de sivil toplum örgütlerine el atılmaktadır. Yabancı ülkelerin istihbarat örgütlerine bağlı, bir takım yabancı vakıfların,  yurt içinde şube açmalarına ilişkin girişimler yasallaştırılmaya çalışılmaktadır.

            Bu konuya, sadece yabancı ülkelerde kurulan vakıfların Türkiye'de şube açmaları açısından bakmak konunun eksik olarak ele alınması anlamına gelir. Oysa, vakıflara da son zamanlarda ülkede oluşan diğer gelişmelere paralel bir gözlükle bakılması gerekmektedir.

            Son yıllarda ülkemizde yaşanan ekonomik krizlerle birlikte, ulusal bankacılık ve enerji sektörünün , öncekine göre giderek artan oranlarda uluslararası şirketlerin kontrolüne kaydırıldığı görülmektedir.

-Anılan sektörler herkesçe malum, ulusal ekonominin can damarları konumundadır.

            Bu sektörlerin uluslararası şirketlerin denetimine geçmesi, doğal olarak, bu şirketlerin sahibi olan ülkelerin ülkemiz üzerindeki siyasi - ekonomik kontrollerini de artıracağı açıktır.

            Siyasi - ekonomik inisiyatifini tamamen kaybetmiş ülkelerde, ulusal - yerel direnç güçleri, yasalarla kendilerine tanınan tepkileri gösterme eğilimi içine girerler.

            Söz konusu yerel direnç güçleri,  yargı kuruluşları, ordu, ilgili kamu kuruluşları, yasalarla kendilerine denetim görevi verilen devletin denetim kuruluşları, özel sektör ve özel sektör kuruluşları ile yaygın denetimi sağlayacak olan sivil toplum örgütleridir.

            Geçen yıl çıkartılan tahkim yasaları ile uluslararası ticari anlaşmalarda yerel direnç güçlerinden yargı neredeyse devre dışı bırakılmıştır.

            Yürütülen denetim aleyhtarı propagandalar ve politikalarla devletin denetim kurumları da önemli ölçüde etkisizleştirilmiştir.

            Yine ekonomik kriz bahane edilerek, ulusal bankacılık ve enerji sektörleri yoluyla özel sektör ve özel sektör kuruluşları felç edilmektedir.

            Bu şekilde, en önemli ulusal direnç güçleri giderek artan oranda devre dışı bırakılmaya çalışılmaktadır. Vakıflarla ilgili değişiklikle, yabancı ülkelerde kurulan vakıfların Türkiye'de şube açmaları ve Türkiye'de kurulmuş vakıflarla ilişki ve işbirliğine girmelerine olanak tanımaktadır 

Çıkarılan yasalar ve uygulanan politikalarla, yargı, özel sektör ve kuruluşları, devletin denetim organları nasıl etkisiz hale gelmekte ise, şimdi de yerel direnç güçlerinden olan ulusal sivil toplum örgütleri, bu yolla işlevlerini yabancı vakıfların, yurt içindeki şubelerine devretmiş olacaklardır.

             Nasıl ki, ulusal şirketlerimiz, uluslararası şirketlerle rekabette yetersiz kalıyorsa, ulusal sivil toplum örgütlerimizin de güç ve potansiyelleri de, yurt dışındaki yabancı vakıflar ile rekabette yetersiz kalacaklardır.

             Çünkü ekonomisi yeterince güçlü olmayan ülkemizde, sivil inisiyatifde, hem kültürel alt yapısı hem de fon ve finansman kaynakları açısından yeterince gelişmemiştir. 

            Sonuçta, bankacılık ve enerji sektörünün kontrolünü (dolayısıyla ekonomik-siyasi insiyatifi) uluslararası şirketlere bırakılacak olan ülkemiz, bu yolla sivil inisiyatifi de uluslararası faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerine, yani vakıf ve derneklere bırakmış olacaktır.

Bu yolla dördüncü yerel direnç noktası da kırılmış olacaktır.

Vakıf ve çevrecilik söylemleri altında, en büyük altın ihracatçısı olan Almanya'nın altın politikalarına hizmet edilmekte ve ülkemizin yararına olan altın işletmeciliğine karşı, kendi halkımızın yerel direnci maniple edilerek, kendi çıkarlarına hizmet eden konuma getirmektedir. Bu olay bir yanıyla uluslararası vakıf ve derneklerin gücünü ortaya koyarken, diğer yanıyla da ülkemizdeki sivil toplum örgütlerinin güçsüzlüğünü ve nasıl art niyetli olarak kullanılabileceğini göstermektedir.

 Sonuç olarak, globalizm adı altında sürdürülen çağımızın sömürgecilik anlayışı, yerel direnç güçlerini birer birer elimine ederken, yaptığı sömürgeye tepki koyması olası olan toplumsal direnci de kontrolü altına almak istemektedir.

            Ancak Mütekabiliyet ilkesinin ülkenin lehine yahut aleyhine işlemesinin, ülkelerin ekonomik ve siyasi gücüne bağlı olduğu  bilinen bir gerçektir.   

Azınlık vakıflarının denetiminden doğan sorunlarda bile, uluslararası baskıları göğüslemekte zorlanan ülkemiz, yabancı vakıfların denetiminden doğacak sorunlar karşısında, yeterli direnci gösteremeyecektir.

 Diğer önemli bir tarafı da  uluslararası bir takım baskılar karşısında, direnç göstermesi gereken yetkililerin; bu aşamada, yabancı vakıfların artan oranda, kontrolünü ele geçirdiği sivil insiyatifin (toplumsal direnci) yanında mı? Yoksa karşısında mı? bulacağı konusudur.

            Burada sormak gerekir; “ulusal-yerel güç merkezleri birer birer felç edilirken Ulusumuzun  çıkarları, hangi argümanlar kullanılarak korunacaktır.

Diğer bir değişiklik konusu 1936 yılından beri uzun araştırma ve müzakereleden sonra Lozan anlaşmasına göre azınlık sayılan Yahudi, Rum ve Ermenilere ait Azınlık Vakıflarına mülk edinme hakkı verilmemiştir. Yani Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Kurucusu Gazi M.Kemal ATATÜRK’ün sağlığından bu yana mülk edinme hakkı tanınmayan azınlık vakıflarına 57. hükümet döneminde Avrupa Birliği’ne uyum yasaları adı altında mülk edinme hakkı tanınmak suretiyle üniter yapıda olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temeline dinamit yerleştirilmektedir.

            Fener Rum Ortodoks Patriği Bartelemous, Lozan’a ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre bulunduğu ilçenin müftüsünden hiçbir farkı yokken, yaptığı uluslar arası gezilerde Türkiye’ye insan hakları kisvesi altında dayatmalarda bulunan ülkelerce devlet başkanı protokolü uygulanması, patriğin kendisini ekümen ilan etmesi, yine uluslararası seyahatlerde kendisine yabancılarca tahsis edilen uçağına tarihi Bizans bayrağı asılması, yakın geçmişte medyada da yer aldığı üzere Doğu Anadolu’dan ve özellikle Van ilimiz ve çevresinden Yabancı Ülke Vatandaşlarının,  toprak satın alma girişimleri, GAP bölgesinde gözü olan ülkeler varken, tarihte İsrail Devletinin kuruluşu da dikkate alındığında yine Batılı devletlerin kontrolünde geçmişte Türk toprağı olan Filistin’e Yahudi’lerin koloniler halinde yerleşmesinin sağlanmış olması, göz önüne alındığında Vakıflarla ilgili Avrupa Birliği tarafından dayatılan değişiklik niyetleri açıkça ortaya koymaktadır.   

            Aynı Avrupa Birliği içerisinde bulunan Yunanistan’da Lozan’a göre azınlık sayılan Batı Trakya Türklerine ait vakıfların bırakın mülk edinmeyi vakıflarının  yönetimini tayin etme hürriyeti bile tanınmazken hatta en önemli insan haklarından olan din hürriyeti bile tanımayarak kendi müftüsünü seçme hakkı bile verilmezken İnsan ve İnsan hakları tanım ve değerlendirmeleri çifte standartlı olan Avrupa Birliği’nin bugün Türkiye’ye şantajcı  bir yaklaşımla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin üniter yapısını yok etmeye yönelik uygulamalarıyla karşı karşıyayız.

            Tüm bu düzenlemelere zamanlama açısından Bakıldığında, ülkenin ekonomik,siyasi kontrolünün giderek artan oranda Uluslararası kuruluşların eline geçtiği döneme denk düşmesi,Ulusal bağımsızlığımızın tehlikelerle karşı karşıya olduğu endişesini doğurmaktadır.           

Son günlerde şahsi çıkarlarını Türk ulusunun çıkarları gibi lanse eden ve Yüce meclisimizi etki altına almaya çalışan,sesleri  çok çıkan malum odaklara itibar edilmemesi gerektiğine inanıyoruz. 

Bu toprakları bize yurt yapan şehitlerimizin, kemiklerini sızlatacak bu tasarı  yasalaştığı takdirde, çıkmasına sebep olanları tarih ve Türk halkı affetmeyecektir.

 Gaflet içerisinde olanları hıyanetten kurtarmak amacıyla bu yasaların  çıkmaması konusunda bir kez daha uyarmayı görev bilerek, Yüce Meclisimizin de duyarlı davranacağına inanıyoruz.01.08.2002

DEVLET DENETİM ELEMANLARI DERNEĞ