İçindekiler

İNGİLİZ EGEMENLİĞİNİN  AMİRAL GEMİSİ RİO TİNTO  

Galip TÜRKMEN

Eti Holding Başmüfettişi

İşbirlikçi Mantığı ve Kartele Terkedilen Bor Pazarı                      

   

“Bir bor konusu Türkiye’nin en büyük rezervidir, yani, “Dünyanın en büyük re­zervlerine sahibiz” diye iddia ediyoruz, ama acaba bor satışları maden olarak değil, hammadde olarak değil, nihai mamul ola­rak satışlarının yüzde kaçına sahibiz? Yüzde 10’una yüzde 15’ine sahip miyiz? Ben zannetmiyorum; yani nihai mamul olarak, katma değeri ilave edilmiş olarak sahip değiliz. 1960’lı yılların sonuna doğru bu konu üzerine Planlamada eğildiğimiz zaman karşımıza bir büyük monopol sis­tem meydana çıktı. Üzerinde çok durduk, bu gün gibi hatırlıyorum, hatta bir takım anlaşmaya yaklaşmıştık. Şöyle bir an­laşma;

Hepinizin de bildiği gibi, “Amerikan Boraks” diye Kaliforniya’da bir grup, daha doğrusu Kaliforniya’daki rezervleri işleten grup, aşağı yukarı dünyanın o tarihlerde yüzde 80’ine sahip durumdaydı ve birta­kım patentleri de var. Nihai mamulleri ya­pıyor. Pazarlaması gayet güçlü. O tarihler­deki araştırmalarımızda, ya rakiplerine gidecektik, ya da onlarla bir ortaklık kura­caktık; yani monopol olacaksak, beraber monopol olalım diye düşündük. Bu şekilde bir anlaşmaya varma imkanı gözüktü, bu söylediğim 1970 yılına doğrudur.  1970 yılı dahil, bu yabancılarla dünyayı ikiye bölmek, Avrupa’yı ve Amerika’nın doğu­sunu Türkiye’den beslemek; Japonya, Uzakdoğu ve Amerika’nın batısını Kali­forniya’dan beslemek – ekonomik oluyor tabii, mesafeler bakımından ekonomik olu­yor- böyle bir anlaşmaya varmak üzerey­dik; ama maalesef o zaman Türkiye’deki devletleştirme havaları, illa her şeyi biz yapacağız havaları bu gelişmeye mani ol­muştur.

Tabii ileri ki yıllarda ülkemiz bunun sıkıntısını çok çekti, döviz yokluğunun ana sebeplerinden biri, bu politikaların 1970’li yılların başından itibaren uygulanamaması, özellikle 12 Mart’tan sonra uygulanmama­sıdır.” 

Bu sözler 21 – 22 Haziran 1990 tarih­lerinde Ankara’da gerçekleştirilen  I.Maden Şurası’nın açılış konuşmasını ya­pan zamanın Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a ait.

Özal biliyor muydu bilinmez ama, bi­linen şu ki, konuşmanın yapıldığı tarihte dünya bor pazarı, tam da düşündükleri gibi, ikiye bölünmüştü. Avrupa’yı ve Ame­rika’nın doğusunu Türkiye’den beslemek; Japonya, Uzakdoğu ve Amerika’nın batı­sını Kaliforniya’dan beslemek şeklindeki paylaşma aynen yürürlükte idi. Uzak­doğu’da en büyük pazar olan Japonya, US Borax tarafından beslenmektedir. Tayland ve Güney Kore Türk borlarına bırakılmış­tır, ancak buraya satışlar Owens Corning’in alt kuruluşu olan American Borate  Company (ABC) tarafından yapıl­maktadır. Amerika’nın batısı US Borax tarafından beslenmektedir. Amerika’nın doğusu ve Avrupa, Türkiye’den beslen­mektedir. Amerika’nın doğusuna satışlar; kendiside bor üreticisi olan, ABD’deki Billie, Boraxo, Millsite, Kathleen ve Sigma 17-20 bölgelerindeki bor madenlerinin sahibi, üretim yaptığı Billie madenini Tür­kiye’den ucuz hammadde temin ettiği için 1986 yılında kapatan American Borate Company/ABC, Pittsburg Plate Glass/PPG ve Kobitex aracılığı ile yapılmaktadır. US Borax, Rio Tinto’nun Londra kolu olan Rio Tinto Plc.nin alt kuruluşu Kennecott Holdinge bağlıdır. Sermayesinin %100’ü Rio Tinto’ya aittir.

Afyon Ticaretinden Kazanılan Para İle Kurulan Şirket

Rio Tinto, 1873 yılında Jardine Matheson firması tarafından kurulmuştur. Şirkette en büyük hisse Rothschild ailesine aittir ve İngiliz kraliyet ailesinin de hissesi bulunmaktadır. Jardine Matheson 1800’lü yılların başından itibaren Türkiye’den Çin’e “afyon” ticareti yapan bir firmadır. 1837 Paniği’nde diğer afyon tüccarları Russel ve Perkins firmalarının zor duruma düşmeleri ve Rothschildlere başvurmaları üzerine, Jardine Matheson, Russel Co ve Perkins Co birleştirilerek Rothschild aile­sine ait J.P. Morgan denetiminde afyon karteli oluşturuldu. O yıllarda afyon tica­reti serbestti ve en gözde ticari işti. 1839 yılında Çin ile İngiltere arasındaki Afyon Savaşı’nın Çin’in mağlubiyeti ile sonuç­lanması üzerine Hong Kong İngilizlere bırakıldı. Burada, Rothschildler’in kontro­lündeki  Hong Kong Shangai Bank Corporation (HSBC) afyon ticaretini fi­nanse etmeye başladı.

Jardine Matheson firmasının afyon ti­caretinden kazanılan parası ile kurulan Rio Tinto, bu gün dünyanın en büyük maden firması olup, tek başına dünya maden üre­timinde % 12.5’lik (27 milyar dolarlık) pay ile birinci sıradadır. İkinci sırada % 11’lik pay ile yine İngiltere merkezli Anglo American Corp., üçüncü sırada % 8’lik pay ile yine İngiltere merkezli Billiton/BHP gelmektedir. Tüm Türkiye’nin maden üre­timinin dünya üretiminde % 0.9’luk bir paya sahip olduğu dikkate alınırsa firmala­rın büyüklükleri anlaşılır. Billiton/BHP firması Royal Deutch Shell’e ait olup, Shell ise Rothschild ailesinin kontrolünde­dir. Anglo American Corp.(AAC), Oppenheimer ailesinin kontrolünde olup, Rothschild ailesinin De Beers kanalıyla payı bulunmaktadır. AAC’nin % 45’i De Beers’e, De Beers’in % 34’ü AAC’ye ait­tir. Her üç firmada ayrıca kraliyet ailesinin payları bulunmaktadır.

     Yukarıda sayılan üç firma ve diğer firmalarla birlikte İngiltere dünya madenle­rinin yaklaşık % 50’sini tek başına kontrol etmektedir. Bu durum altın, gümüş, elmas gibi kıymetli madenlerde % 100’e yaklaş­maktadır. Türkiye’de altın, gümüş, trona, bakır, çinko, nikel, platonyum v.s. maden aramaları yapan ve yatırım için MAI, MIGA, Endüstriyel Bölgeler Yasa Tasarısı gibi düzenlemelerin yapılmasını bekleyen firmaların tamamı sonuçta İngiltere’de yerleşik firmaların kontrolündedir. Kanada ve Avustralya’da yerleşik maden firmala­rının tamamı da bunların kontrolündedir.

Rio Tinto’nun, 2001 yılında eroinin serbest bırakılması için yürütülen lobi ça­lışmalarını parasal olarak basına yansıyan konulardandır.  Avustralya’da bazı kiliseler bünyesinde oluşturulan Tolerance Room’larda  (Hoşgörü Odaları) haftanın belli gününde, belli saatlerde isteyenlere düşük miktarda eroin enjekte edildiği, T-Room’ların masraflarını karşılayanlar ve lobi çalışmalarını destekleyenler arasında Rio Tinto’un da bulunduğu, diğer destek­çilerin Westpacbank, ANZBank, NABank gibi Rio Tinto’nun kurumsal yatırımcıları olduğu, ayrıca Prens Charles’e ait Queen Truest firmasının da bu çalışmayı destek­lediği belirtilmektedir.  

Rio Tinto’nun Ortaklık Yapısı

            CRA – RTZ birleşmesinden sonra Rio Tinto adını alan grup, iki ana mer­kezde toplanmıştır. İngiltere’de Rio Tinto Plc.nin, Avustralya’da Rio Tinto Ltd.nin merkezleri bulunmaktadır. Rio Tinto Plc.nin % 49’u Rio Tinto Ltd.e aittir. Diğer yatırımcılar Dodge&Cox Inc., State Farm Mutual, Sun Life Assurance (Rothschild), World Asset Management, Merrill Lynch (HSBC) Investment, Delaware Capital ve diğer firmalardır. 

     Rio Tinto Ltd.nin ortaklık yapısı ise Mayıs 2000’de aşağıdaki gibidir.

Tinto Holdings Australia Pty Ltd           47.39

Chase Manhattan Nominees Ltd             6.51

Westpac Custodian Nominees Ltd         6.30

National Nominees Ltd   (NABank)       4.47

Citicorp Nominees Ltd                           2.67

AMP Life Ltd                                        2.27

Queensland Investment Corporation       1.63

HSBC Custody Nominees Ltd               1.55

BT Custodial Services Pty Ltd                0.96

MLC Ltd                                               0.85

Perpetual Trustees Nominees Ltd           0.79

Mitsubishi Development Ltd                   0.69

Permanent Truste Ltd                             0.79

ve diğerleri. En büyük kişisel yatı­rımcı ise İngiliz kraliyet ailesidir.

Rio Tinto Ltd’in ortaklık yapısı ol­dukça ilginç. Şu anda Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı bankaların neredeyse tamamının hissesi bulunmaktadır. Chase Manhattan ile J.P. Morgan’ın birleştiği, Citicorp’un, Salomon Smith Barney, Citibank ve ABN Amro’ya sahip olduğu, HSBC’nin de aynı sermaye grubundan olduğu dikkate alındığında ülkemizin içine düşürüldüğü cenderenin boyutları anlaşılır. Bu bize finans sektöründe rekabetin olma­dığını göstermektedir. Diğer sektörler in­celendiğinde aynı durumun olduğu görüle­cektir. Rio Tinto/Comalco’nun % 30 hisse­sinin bulunduğu Queensland Alümina fir­masına aynı zamanda Kaiser % 28, Alcan % 22 ve Pechiney % 20 hisselerle ortak­tırlar. Yıllık 3.650.000 ton alümina üretim kapasitesi ile dünyanın en büyük alümina tesisine rakip dört firma ortaktırlar. Tesis hammaddesini Rio Tinto’nun Weipa Bok­sit maden ocağından temin etmektedir. Bu dört firmanın bir biriyle rekabet etmesi mümkün değildir. 

Rio Tinto; Normandy, BHP, MIM, Newcrest, Hudson Conway, Westfield Holding, (7 milyar dolar cirosu var) National Australia Bank, (NABank) Mayne Nickless, Bankers Trust Australia, Westpac, Fosters Browing, Pasific Dunlop, Santoc Ltd., Quantas, Ford Motor Australia, Telstra firmalarını kontrol et­mektedir. Ayrıca, Freeport McMoran, WMC, ARCO, Commenwealth Bank, Macquade Bank, Reylesbury Holding, Vodafone firmaları üzerinde büyük etkisi vardır.

Rio Tinto yönetiminin tavırları ve ILO standartları karşısındaki duyarsızlığı bir çok küçük hissedarının tepkisini çekmiş ve bu hissedarlar 2000 yılı Mart ayında ör­gütlenerek, yönetimi hesap vermeye ve ILO standartlarına uyulacağını açıklamaya davet etmişlerdir. Tinto Holding’den başka beş büyük ortak  Chase Manhattan, Westpac, Citicorp, HSBC, National Nominees Ltd (National Australia Bank) yönetime destek açıklamışlar, böylece giri­şim sonuçsuz kalmıştır. Rio Tinto; Avust­ralya’da, çocuk işçi çalıştıran, çevre fela­ketlerine yol açan, eroinin serbest bırakıl­ması için çalışan, vergi vermekten kaçınan, ayrılıkçı hareketleri destekleyen bir firma olarak tanınmaktadır.  Bu manada Rossing Uranyum firmasındaki uygulamaları ol­dukça eleştiri almıştır.

Namibya’daki Rossing Uranyum fir­masına İran Devleti ile birlikte ortak olan Rio Tinto, halen İran’ın nükleer hammad­desini temin etmektedir. İran’ın hissesi % 10’dur, Rio Tinto’nun % 67 hissesi bulun­maktadır. İsrail’in kurucusu ve finansörü olan Rothschild ailesine ait bir firmanın İran’a Uranyum temin etmesi düşündürücü bir durum.

Gözcü Gazetesi’nin 11.08.2001 tarihli nüshasında “Dehşet Verici Rapor” başlığı ile yayınlanan yazı dizisinin üçüncüsünde Rio Tinto hakkında; “Rio Tinto Mining Exploration adı bir zamanlar Trabzon Li­manı’nın özelleştirilmesinde de geçer. Turgut Özal Hükümeti zamanında ünlü bir yahudi iş adamımız %50’si Avustralyalı, %25’i Amerikalı ortaklarına, %25’i kendi­sine ait bir şirket kurar ve Özal Hükü­meti’nden Trabzon Limanı’nın işletim hakkını ister. Bu iş adamımız limandan hem maden ihracatı yapacak hem de Er­menistan Devlet Başkanı Ter Petrosyan’a verdiği sözü yerine getirerek Trabzon Li­manı’nı Ermenistan’ın ithalat – ihracat kapısı haline getirecek. Ermeniler de soy­kırım iddialarından bir şekilde vazgeçe­cekler. Hükümetten onay alan bu iş ada­mımıza  önce İstanbul basınından birkaç milliyetçi yazar tarafından, ardından Trab­zon halkından büyük tepki gelir. Bu proje bir şekilde rafa kaldırılır. Bu yahudi iş adamımızın Amerikalı ortakları Ermeni lobisidir. Avustralyalı ortağı ise Rio Tinto’dur. Rio Tinto kısaca; İngiltere ve Avustralya’da merkezleri olan Siyonist bir şirkettir” ifadeleri yer almaktadır. Anlaşı­lan Rio Tinto, Türk-Ermeni probleminden (Asala’yı da hatırlayalım) faydalanmanın yolunu bulmuş, ancak Trabzon halkını aşamamış. 

19. yüzyılın başlarında, House of Rothschild (Rothschild tröstü) ABD’de bazı yatırımlar yaptı ve kendine bağlı ban­kalar kurdu. Rothschildler’in ABD’de kur­duğu bu bankaların ilki, The City Bank adını taşıyordu. 1812 yılında New York’ta kurulan banka, daha sonra National City Bank adını aldı ve 50 yıl boyunca da Moses Taylor tarafından yönetildi. Taylor 1882’de geride 70 milyon dolar bırakarak öldü ve yerine oğlu Percy geçti. Ertesi  yıl, John D. Rockefellerlar’ın kardeşi William Rockefeller bankaya yüklü bir para yatıra­rak ortak oldu. 1891’de ise Rockefellerlar, Percy’i ikna ederek, onun yerine banka yöneticiliğine ortakları James Stillman’ın geçmesini sağladılar. James Stillman’ın da bir “Londra bağlantısı” vardı; babası Don Carlos uzun yıllar Rothschildlar’a hizmet etmişti. (Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, s. 104-105) Bu firma şimdiki Citicorp’tur.

Osmanlı ve Rio Tinto

Rio Tinto’yu 1900’lü yılların ilk çey­reğinde Lord Denbigh kanalıyla İngil­tere’nin çıkarları için Osmanlı yetkililerine Glascow projesini kabul ettirmeye çalışır­ken bulmaktayız. Bu dönem Chester/ABD, Glascow/UK gibi projeler ile Fransız ve Almanların demiryolu imtiyaz kavgalarının yoğun bir şekilde yapıldığı dönemdir. Os­manlı ilk dış borcunu 1854’de Palmer ve Goldshmildt’den almıştır. Kırım savaşını ise Rothschildler finanse etmiştir. Osman­lıyı yeteri kadar borçlandırdıktan sonra Rothschildler, Herzl’i, Sultan Abdulhamit’e göndererek, borçları silme karşılığında Filistin topraklarının yahudilere bırakılmasını talep eder, bu talep rağbet görmez.

Chester projesinin arkasında ABD’de yerleşik, Rothschild ve Warburg ortaklığı olan Kuhn Loeb & Co (şimdiki American Express) firması vardır. Ayrıca, Chester projesi kapsamında kurulan Ottoman American Development Company firması­nın yönetiminde bir Rothschilds kuruluşu olan Wickers Armstrong firmasının Was­hington temsilcisi de bulunmakta idi. Bu proje daha sonra Atatürk tarafından çöpe atılır. Buna mukabil ABD senatosu 18 Ocak 1927 tarihli toplantısında Lozan Ba­rış Anlaşmasını reddeder.

Yine bir Rothschilds kuruluşu olan Osmanlı Bankası, Almanlarla birlikte Bağ­dat demiryolunu finanse etmekte ve yeni imtiyazlar peşinde koşmaktaydı. Bir Rothschilds ajanı olan Gülbenkyan, Shell adına Osmanlı petrol alanlarının peşinde idi. Gülbenkyan başarılı oldu. Petrol imti­yazı daha sonra Irak Petrol Şirketi adını alan Türkiye Petrol Şirketine verildi. Ame­rika % 23.5, İngiltere % 23.5, Fransa % 23.5, Shell % 23.5 ve Gülbenkyan % 5 hisse aldılar. Bölge BM tarafından İngil­tere’nin nüfuz alanı olarak ilan edildi. 

Projeler ve imtiyazların temeli demir­yolu inşasına dayanmakta ve yapılacak demiryolunun 20 km sağı ve solu demir­yolunu yapacak firmalara imtiyaz bölgesi olarak verilmekteydi. İmtiyaz bölgesindeki madenler, petrol, orman envali, tarım alanları, tarihi eserler ve ören yerleri bu firmaların tasarrufuna bırakılıyordu. Ame­rikan misyonerler Anadolu ve Ortadoğu’yu karış karış taramışlar ve demiryollarının güzergahlarını belirlemişlerdi. Şu günlerde demiryolu projeleri gündemde olmadığın­dan, benzer imtiyazları –YASED’in hazır­ladığı şekliyle, Maden, Çevre, İmar, Tabiat Varlıklarını Koruma kanunlarının geçerli olmadığı- endüstriyel bölgeler adı altında, lokal alanların emirlerine/egemenliklerine tahsisini sağlayacak şekilde, elde etmeye çalışmaktadırlar. (Hükümet tarafından ha­zırlanan yeni endüstri bölgeleri kanun tasa­rısı tehlikeli unsurları ihtiva etmemekle beraber, ilk hazırlanan tasarı niyeti ortaya koymak bakımından önem arz etmektedir. Yeni tasarı kanunlaştığı takdirde de ya­bancı sermayenin beklenen miktarda gele­ceği şüphelidir. Zira tasarı bekledikleri tavizleri içermemektedir.) Bu lokal alanlar tek tek belirlenmiş ve ruhsatlar alınmıştır. 100 yıl sonra aynı senaryo tekrarlanmakta, Türk’ün hafızasının zayıflığı bir kez daha tarihe dipnot olarak düşülmek istenmekte­dir. Dergilerinde “The Turk of The Town” şeklinde alaycı başlıklar atanlar tarihin tekerrür edeceğinden emindirler.

Türkiye ve Rio Tinto

Bor madenlerinin devletleştirildiği 1978 yılından önce Türkiye’deki bor ma­denlerinin % 80’ine Türk Borax adlı fir­ması ile hakim olan  Rio Tinto, Anatolia Mineral Development Ltd isimli firması ile bu günlerde ülkemizde altın, gümüş, bakır, çinko v.s. araması yapmaktadır. Bu fir­maya Cominco’da ortaktır. Zengin altın rezervi buldukları belirtilmektedir. Ancak bu bilgilere ihtiyatlı yaklaşmakta fayda vardır. Rio Tinto ve diğer altın arayıcılar, ülkemizin içinde bulunduğu ve patronu olan bankalarca körüklenen krizden fay­dalanarak; “krize çare olarak işte altın, altın çıkarmak için yerli sermayenin gücü yetersiz, o halde yabancı sermayenin önünü açalım” şeklinde bir yaklaşımla önemli imtiyazlar elde etmek isteyebilirler. 

Rio Tinto lobisi şimdilerde bu tezi ıs­rarla işlemekte ve toplumun önüne altın haritaları sermektedir. Bazı televizyonlar kamuoyu yapıcılığına soyunmuşlardır. Bazı madencilik kuruluşları bu lobinin sözcülüğünü üstlenmişlerdir. Hiçbirinin aklına Eti Gümüş’ün yılda 120 ton altın işletebileceği gelmemekte, çözüm olarak yabancı sermayenin önündeki engellerin kaldırılması önerilmektedir. Bu manada işbirlikçi sermaye de aynı koroya dahildir. Hazretlerinin çıkarları zedelenmesin yeter ki, vatanın bir parçası gitmiş ne önemi var. Bunlar çıkarları için yavru(vatan)larını bile harcarlar.

Her ne kadar  Almanların altın konu­sunda engelleyici rolü açıkça ortaya ko­nulmuş ise de dikkatlerden kaçan, bir Fran­sız kamu şirketi olan BRMG’nin Eurogold’daki çoğunluk hissesini Normandy firmasına devrettikten sonra tesisin deneme üretimine başlamış olması­dır.  Üretime başlayış ile eş zamanlı olarak, Alman vakıflarının engelleyici rolü deşifre edilmiştir. Osmanlı petrol bölgelerinin paylaşımı için sergilenen oyunlar şimdi­lerde Türkiye'nin altın ve bor madenleri için oynanmaktadır. Benzer şekilde itti­faklar kurulmakta, ittifaklar bozulmaktadır.

Rio Tinto’nun Rio Tur firması ile de ülkemizde trona aramaları yaptığı ve An­kara/Kazan’da trona rezervi tespit ettiği belirtilmektedir. Türkiye’de önemli mik­tarda altın sahası kapatan Eldorado Gold firması Anglo American Corp’a (AAC) aittir. Eurogold isim değiştirerek Normandy olmuştur. Ana firma Normandy Posseidon’un kontrolü Rio Tinto ve AAC’dedir. Altın fiyatları, her gün, iki kez İngiltere’de City’i bulunan Rothschild Bank tarafından belirlenmektedir. Ham­madde temin ettikleri ülkelerden hiç birisi gelişmişlik seviyesini yakalayamamıştır.

Rio Tinto’nun GAP projesi kapsa­mında yapılan Ilısu barajında, Balfour Beatty firması ile birlikte hissesi bulun­maktadır. Buradaki hissesi kendi faaliyet alanı ile ilgili olmayıp İngiltere’nin Orta­doğu politikaları muvacehesindedir. Balfour Beatty’nin alt kuruluşu PacifiCorp firmasının Soma ve Orhaneli Termik santrallarının işletilmesi ihalesini aldığı bilinmektedir.

US Borax’ın Geleceği

Rio Tinto’nun kendi açıkladığı bilgi­lere göre elinde en fazla 20 yıllık bor re­zervi kalmıştır. Boron’daki yataklarda açık ocak işletmeciliği yapma imkanı kalma­dığı, cevherin toprakla karıştığı, kapalı ocaklardan yapılacak üretiminde oldukça pahalı olduğu bilinmektedir. Rio Tinto, Arjantin’deki bor yataklarından üretimi durdurmuştur. ABD ise üretime en fazla 10 yıl daha müsaade eder ve kalan bor rezer­vini stratejik rezerv ilan ederek üretimi durdurur. “Yirmi Katırlı Takım” ile başla­yan macera da yirmi satırlı ferman ile sona erer.

Bu durumda Rio Tinto/US Borax’ın önünde iki çözüm bulunmaktadır. Ya yeni bir bor rezervine sahip olacak ya da bor madenine alternatif bulacaktır. Yeni bir bor rezervine sahip olabilmesinin en kestirme ve etkili yolu Türk bor madenlerine sahip olmaktır ya da pazarlamasını tamamen kontrol altına almaktır.

Bunun için de;

1.    Öncelikle bor madenlerinin özelleştirilmesi sağlanmaya ça­lışılmış, bu hususta öyle hızlı davranılmıştır ki, ilgili Bakan’ın dahi haberi olmadan, 2840 sa­yılı kanun yürürlükte iken Eti Holding, Özelleştirme İdaresine devredilmiştir. Ancak, hükümet daha sonra durumun farkına va­rarak ve kamuoyunun yoğun tepkisini dikkate alarak özelleş­tirmeye devir kararını iptal et­miştir. Bu yöntemden sonuç alınamamıştır. Rio Tinto’nun, Quiborax’ı alma yönünde giri­şimlere başladığı belirtilmekte­dir.

Bundan sonra ise,

2.    Bor madenlerinin devlet eliyle işletileceğini hüküm altına alan 2840 sayılı yasa değiştirilmeye ya da en azından, bu hususta kamuoyunun hassas olduğu dikkate alınarak, kanun hü­kümleri battal hale getirilmeye çalışılacaktır.

3.    2840 sayılı kanun ile Eti Hol­ding’in tasarrufuna bırakılan bor sahalarının ruhsatları çeşitli gerekçelerle iptal edilerek bir müddet sonra Rio Tinto’nun eline/kontrolüne geçecek şe­kilde üçüncü kişi veya kuruluş­lara aktarılmaya çalışılacaktır. Bu yöntemde en önemli argü­man­ları, bor havzalarındaki di­ğer madenlerin işletmeye açıl­ması şeklinde olacaktır. Milli hisleri de okşayan bu yaklaşım, Eti Holding’in dışındaki kuru­luşlar için nedense sergilenme­mekte­dir. Rio Tinto’nun doğru­dan veya dolaylı olarak üze­rinde olan ruhsat sahalarındaki ma­denlerin yıllardır niçin işlet­meye açılmadığı, işletmeye açılmamasına rağmen niçin ruh­satların iptal edilmediği sorgu­lanmamaktadır.

4.    Rio Tinto ile aynı sermaye gru­buna dahil olup, Eti Hol­ding’den bu güne kadar hiç bor almamış ya da çok az bor ürünü almış diğer şirketlerin ihtiyaçla­rının çok üzerinde taleplerle gelmesi sürpriz olmayacaktır. Yüksek miktarda ve uzun süreli bağlantılarla ürün talep eden yeni aracılar ortaya çıkacaktır. Böylece USBorax/Rio Tinto’nun üretimden çekilmesi ile doğacak boşluk kendi çıkar­larına uygun olarak doldurula­caktır.

5.    Türk borlarını ele geçirme ope­rasyonunda Rio Tinto’ya en ucuza mal olacak yöntem, Eti Holding veya Eti Bor A.Ş.nin halka açılmasını sağlamaktır. Bunun için de mevcut ekono­mik kriz gerekçe gösterilecektir. (Danıştay’ın 26.05.1999 gün 1999/66 Esas ve 1999/93 Karar sayılı kararı ile Eti Holding’in Anonim Şirket olarak yapılandı­rılmasının ve Eti Bor A.Ş.’nde özel şahıs hissesinin bulunma­sının hukuka aykırı olduğu tes­pit edilmesine rağmen, halen hukuka uygun bir yapılanmaya gidilmemesi dikkati çekmekte­dir.) Bu şirketlerin halka açıl­ması sağlandığında gerisi kolay. Nasıl olsa FinansKapital’in tec­rübesine sahip olan Rio Tinto, % 10’luk hisse ile şirketin ta­mamının nasıl kontrol edilece­ğini çok iyi bilmektedir. Hatta, kendisi hiç ortada gözükmeden de Türk borlarını ele geçirebilir. Bu durum ileride tröst suçla­ması ile karşılaşmaması bakı­mından gereklidir de.  Önemli bor ve trona üreticisi olan NACC ve Lardarello benzer bir operasyonla kontrol altına alın­mıştır.  

Rio Tinto, halen dünyanın en önemli bakır üreticilerindendir. Fakat bu güne kadar, özelleştirilmek amacıyla birkaç kez ihaleye çıkarılan Karadeniz Bakır İşletme­lerine dönüp bakmamıştır bile.  Onun ilgisi bor, trona ve altın rezervlerinedir. Rio Tinto’nun, İngiltere’deki merkezinde Türk borlarının özelleştirilmesi ile ilgili olarak ayrı bir birim oluşturduğu ifade edilmekte­dir. Yukarıdaki tahminlerden başka yol ve yöntemler geliştirmeleri de beklenmelidir. 

     Bor madenine alternatif ürün geliş­tirme hususunda yoğun bir çalışma yürü­tülmektedir. Trona madeninin bor yerine kullanılması için çalışmaları halen devam etmektedir. Owens Corning’in borsuz fi­berglas üretme çalışmaları ve deterjan üre­timinde borun trona ile ikame edilmesine yönelik gayretler ancak bu şekilde anlamlı hale gelmektedir. Alternatif ürün kısmen bulunsa bile, gelişmeler bor ürünlerine olan talebin süratle artmakta olduğunu, kullanım alanlarının çoğunda alternatifinin bulunmadığını göstermektedir. Bu durum da, Rio Tinto’nun Türk borlarını ele ge­çirme hususunda daha radikal davranma­sını zorunlu kılmaktadır.

     US Borax, Owens Lake Operation adlı firması ile uzun zamandır trona üret­mektedir. (http://www.borax.com/ nonflashsite/company/news_051199.html) Eti Holdinge ver­diği yazılarda trona üretiminin olmadığını belirten Rio Tinto, 1993 yılından bu yana Beypazarı trona madenlerinin işletmeye açılmasını engelleme gayreti içinde gir­miştir. Bu yatırımı engelleyemez ise ken­disi kontrol altına almak istemektedir. Trona’nın en çok tüketildiği Avrupa’ya en yakındaki tek doğal soda yatağının Tür­kiye’de olması bu cevheri stratejik hale getirmektedir.

Rio Tinto’nun Arkasındaki Güçler

Alman ve İngiliz firmalarının ortak­lıklarının arkasında, Rothschild, Oppenheimer ve Goldschmild ailelerinin Frankfurt kökenli aileler olmaları yatmak­tadır. Daha sonra İngiltere’ye göçen bu ailelerin soyağaçları 1600’lü yılların ba­şında Oppenheimer ailesinde birleşmekte­dir. 1700’lü yılların sonunda Rothschildler daha güçlü olmuşlardır. Ancak bu ailelerin bir çok gelişmiş devletten daha fazla eko­nomik gücü elde etmeleri ve korumaları pek mümkün görülmemekte ve bu şirket­lerdeki İngiltere kraliyet ailesinin payının varlığı, bu ailelerin arkasında Birleşik Krallığın (İngiltere) olduğunu düşündür­mektedir. İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nın ve Büyükelçiliklerinin bu firmaların işini takip etmesi bu düşünceyi kuvvetlendir­mektedir. Rio Tinto’ya karşı Avustralya’da ciddi bir muhalefet vardır ve bunlara göre; Rio Tinto, İngiliz egemenliğinin “Amiral Gemisi”dir.

1970’li yılların başında Rusya’ya bor sevk edildiği gerekçesi ile Çanakkale çıkı­şında bor yüklü gemilere el konulur. ABD kanalıyla yapılan bu el koyma işinin Rio Tinto’nun isteği üzerine olduğu açıktır. Rio Tinto’nun, Bilderberg, Mont Pelerin, RIIA/Chatham House ve CFR’yi finanse eden kuruluşlar arasında olduğu çeşitli yayınlarda yer almaktadır. ABD, Türk borlarına Rusya’ya gidiyor diye el koyar­ken, aynı yıllarda hammaddesi bor olan fiberglas tesisleri, ABD’de yerleşik Owens Corning firması tarafından SSCB ülkele­rine kuruluyordu.

SONUÇ

     Türk borları dünyada oldukça yay­gın kullanılmaktadır. Ancak pazarlama büyük oranda aracılar eliyle yapıldığından Eti Holding’in payı daha düşük gözük­mektedir. 1978 yılında yapılan devletleş­tirmenin hemen ardından 1983 yılında sa­haların eski sahiplerine iade edilmeye çalı­şılmasının yarattığı tereddütler, daha sonra eski ruhsat sahiplerinin sürekli bu yönde baskı yapmaları, icranın başı olan hükü­metin/hükümetlerin Türkiye Cumhuriyeti­nin temel niteliklerinden olan Devletçilik ilkesine soğuk bakması, 80’li yıllarda esen ve halen devam eden özelleştirme rüzgar­ları bor madenlerinin ülke ekonomisine azami katkıyı sağlaması için radikal karar­lar alınmasını engellemiştir. Özal Hükü­meti tarafından 1986 yılında hazırlatılan Morgan Planı’nda, borlar tüm özkaynakları ile birlikte, ilk etapta özelleştirilecek ma­denler arasında sayılmaktadır. Etibank/Eti Holding, bir yandan bu şekilde baskı altına alınarak başarısızlığa mahkum edilirken diğer yandan da kıyasıya eleştirilmiştir. Zaman zaman bu eleştirileri haketmek is­teyen yöneticiler iş başına getirilmiş olsa da alınan mesafe küçümsenemeyecek ka­dar önemlidir. 

Her şeye rağmen Türk borları ile ilgili olarak bu güne kadar yapılan en iyi tasarruf devletleştirme olmuştur. Devletleştirme öncesinde durum oldukça vahimdir, ülke­nin elde ettiği gelir 230 milyon doların çok çok altındadır ve Türk bor madenleri de Borax Consalidated Limited kanalıyla Rio Tinto’nun kontrolündedir. Devletleştirme ile en azından üretim millileştirilmiştir. Bunun olumlu sonuçlarını görmek için Kırka, Bandırma, Emet ve Bigadiç’i gör­mek yeterlidir. Dünyanın en büyük re­zervlerine sahip olduğumuz Pomza ve Per­lit madenlerinin içinde bulunduğu acıklı durum dikkate alındığında borlardaki dev­letleştirmenin önemi kendiliğinden ortaya çıkar. Büyük oranda yabancı firmaların kontrolüne geçen perlit sahalarından 17 dolara perlit ihraç edilmektedir. Bu ma­denler süratle devletleştirilmeli ya da en azından ANSAC benzeri bir ihracat sistemi oluşturulmalıdır.

İlginçtir, yerli bir grup var ki, ısrarla borların millileştirilmesini savunmaktadır­lar. Borlar (maden veya pazarlama) kendi­lerine (üç,beş kişiye) verilirse millileşmiş olacak, milletin malı olan bir devlet kuru­luşunda kalırsa milli olmayacak!... Milli kavramının şahısların menfaati ile özdeş­leştirildiği dahiyane ve yeni bir tanımla karşı karşıyayız. Son yüzyılda özel sektör olarak bir tane dahi uluslararası  marka ve firma oluşturamadıysak da, milli kavramı­nın profanlaşmış, globalleşmeye de uygun yeni şeklini dünyaya armağan ederek, bi­lime bir nebze de olsa hizmet etmenin gu­rurunu yaşayabiliriz. Gelecek nesiller de bizimle öğünürler.  (Bor’un İngilizcesi Boron’dur. US Borax müseccel markalı ürünlerinde Türkçe olan bor kelimesini kullanmaktadır. Timbor, Biobor, Solibor gibi. Etibor markası tüm kullanıcılar tara­fından benimsenmiştir.) 

Bor pazar yapısı bu şekilde ortaya çı­kınca niçin özel sektörün işletemeyeceği daha iyi anlaşılacaktır. Pazarlama da özel sektör eliyle yapılamaz, çünkü rakip firma oldukça güçlü olup, dışarıda özel sektör firmalarına satış yaptırmazlar. Rio Tinto/US Borax bor teknolojisi konusunda çok önemli mesafeler almış, patentler elde etmiştir. Bu durum pazarın yapısından kaynaklanmaktadır. Pazar rakibin kontro­lünde ve aracılar eliyle oluşunca, Eti Hol­ding’in koruyacak müşterisi olmadığından, teknoloji geliştirmesi de gerekmemektedir. Bu kısır döngü içinde Rio Tinto’nun pe­şinden gitmek zorunda bırakılmıştır. 233 sayılı KHK kıskacında, memur mevzuatı ile üretimden pazarlamaya kadar tüm aşa­malarda basiretli bir tüccar gibi davrana­rak, uluslararası pazarda yer edinmeye çalışılmaktadır. 

Eti Holding müşterileri ile doğrudan görüşmeler yapabilecek personele ve ihra­cat tecrübesine fazlası ile  sahip olup bu firmaların Türkiye’de ayrıca temsilci bu­lundurmasına gerek yoktur. Bilhassa ikti­dara göre değişen firma temsilcileri, pa­zarlama politikasının ülke menfaatleri yö­nünde geliştirilmesinin önünde ciddi bir engeldir. Her yeni temsilci fiyatın bir mik­tar daha düşürülmesi anlamına gelmekte­dir. Ayrıca, kurum ile müşteriler arasına kalın bir duvar çekilmektedir. Son yıllarda pazarlama konusunda atılan küçük ama doğru adımlar aracıları ve rakipleri telaş­landırmıştır. Bu doğru adımları kurumun özerkleştirilmesi takip etmelidir.

Rio Tinto yatırım yapacağı ülkelerin Üniversiteleri ve bilhassa madencilik ku­ruluşları ile iyi ilişkiler kurar, buralardaki öğretim üyelerine, ihtiyacı bulunmasa dahi, araştırma projeleri verir ve kendisine bağ­lar. Dolaylı olarak finanse ettiği enstitüler, vakıflar, dernekler kurdurur. Yaptığı mas­raflar kendisine lobi desteği olarak döner. Bu ülkemiz için de böyledir. Rio Tinto, liberal felsefenin yaygınlaşması için faali­yet gösteren Mont Pelerin Topluluğu’na büyük oranda destek vermektedir. Bu top­luluk aynı zamanda Globalleşmenin fikir babası olarak bilinmektedir.  Rio Tinto için Çin  ve Türkiye’nin ayrı bir önemi vardır. Bu bağlamda ülkemizdeki bazı üniversite­lere ve buralardaki öğretim üyelerine pro­jeler vermek suretiyle yardımda bulunduğu bilinmektedir.

Uluslararası firmalar, faaliyet göster­dikleri ülkelerdeki madencilik dernekle­rine, vakıflara ve enstitülere yardım yapa­rak yürüttükleri lobi faaliyetlerini artık yeterli görmediklerinden, daha güçlü des­teklere yönelmişlerdir. Bu destekler şimdi­lik MAI ve MIGA olarak karşımıza çık­maktadır. Rio Tinto ve benzeri uluslararası firmalar GATT çerçevesinde Dünya Tica­ret Örgütü’nün güçlü korumasına yönel­mişler, daha doğrusu bu korunma ihtiyacı Dünya Ticaret Örgütü’nü doğurmuştur. Bu tür bir örgütlenmenin felsefi alt yapısını oluşturmak için Mont Pelerin Topluluğu (uzantıları Liberal Düşünce Toplulukları), Aspen Enstitüsü gibi entellektüel kulüpleri, siyasi alt yapı için CFR, Bilderberg, RIIA gibi kuruluşları kullanmışlardır. 

GATT, MAI ve MIGA gibi uluslara­rası hukuk normlarını oluşturduktan sonra sıra bu anlaşmaların uygulanmasını sağla­yacak tahkim kuruluşları ve güvenlik kuv­vetlerinin yapılandırılmasına gelmiştir. Tahkim yoluyla alınan kararlar ve Dünya Ticaret Örgütü’nün kararlarını cebri olarak uygulayacak herhangi bir güvenlik gücü oluşumu halen sağlanamamıştır. Bu fir­maların, bir birinden çok farklı yönetimlere sahip değişik ülkelerdeki yatırımlarını ve oldukça büyük meblağlara ulaşmış olan sıcak paralarının ülkeler arasındaki hare­ketini güvenlik altına alacak yeni ve global bir güce ihtiyacı bulunmaktadır. Global ekonominin, global hukuku oluşmuş, sıra global güvenliğin sağlanmasına gelmiştir. Bunun için de global güvenlik gücüne ihti­yaç vardır. Bu nasıl sağlanacaktır? Eko­nomik gerekçelerle ve firmaların ihtiyacı var diye böylesine bir askeri oluşuma uluslararası toplum rıza göstermez. Global bir tehdit icat edildiğinde ve uluslararası toplum, global terör ile yeterince uyarıldı­ğında global komutanlık oluşturulabilir. Bu gün de olanlar bundan farklı değildir. Bu sağlandığında artık liberal felsefe de rafa kaldırılacaktır.

Bu çalışmada madencilik alanındaki dünyanın en büyük şirketi olan Rio Tinto, bor madenleri merkeze alınarak incelen­miştir. Rio Tinto ve Finans Kapital’e da­hil şirketlerin diğer madenlerde -kamu ku­ruluşlarının elinde olanlar hariç- büyük bir hakimiyeti bulunmaktadır. Türk özel sektör madenciliğinin sermaye, teknoloji ve bilgi yönünden zayıf olduğu bilinen bir husus­tur. Devlet kuruluşları ise başta Eti Hol­ding olmak üzere oldukça iyi bir bilgi biri­kimi ve teknik iş gücü kapasitesine sahip­tir. Bu kuruluşlar Marakeş sürecinden çıka­rılıp, siyasetten arındırıldıkları ve özerk­likleri yönünde gerekli hukuki düzenle­meler yapıldığı takdirde başarılı projelere imza atabilirler. Yabancı sermaye ise gir­diği ülkelere teknoloji getirmeyi bırakın, vergi dahi vermeden işletmecilik yapma yollarını aramaktadır. Hammadde ihracı ile kalkınmış hiçbir ülke bulunmamaktadır.

Neslimiz 150 milyar doların üzerin­deki borç ile gelecek nesillere hiç de iyi bir  miras bırakmamaktadır. Buna bir de çevre felaketlerine yol açan yabancı şirketler, bu şirketlere verilmiş ve uluslararası kuruluş­ların garantisindeki uzun sureli ruhsatlarla adeta işgal edilmiş bölgeler eklendiğinde torunlarımız ve onların çocukları elbette bizi hayırla anmayacaktır. Günümüzü kur­taralım diye yarınları satarsak, Çanak­kale’de Kocatepe’de, Dumlupınar’da bizler için kendilerini feda edenlerin de kemikleri sızlayacaktır. Bundan yabancı sermayeye karşı olunduğu anlamı çıkarılmamalıdır. Ancak güçlü ekonomiler için faydalı olan yabancı sermaye, zayıf ekonomiler için yıkıcı bir etkiye sahiptir. Yabancı yatırım­cıların fazlaca ürkek olması nedeniyle ol­dukça fazla taviz istemesi de doğası gere­ğidir. Bu tavizler verildiğinde ise geleceğin ipotek edileceği açıktır. Ayrıca, uluslara­rası şirketlerin, asıl sermayenin sahibi olan ülkelerin dış politikalarının birer parçası olduğu gerçeği de dikkatlerden ırak tutul­mamalıdır. Son zamanlarda bu tür şirketle­rin bir çoğunun devletler üstü –dolayısıyla toplumlardan bağımsız- organizasyonların çıkarlarına hizmet eder hale geldikleri ko­nusu tartışılmaktadır. Global ekonomi milli ekonomileri, global hukuk milli hukukları ve global güçler milli güçleri tehdit et­mektedir. 80 yıl sonra neslimiz tarihi bir tercih yapacaktır.

 

İçindekiler