| İçindekiler |
SİYASET VE YOLSUZLUKFahrettin DAĞLISağlık Bakanlığı Başmüfettişi Konuşmama, kongremizin, ileri, mutlu, sosyal ve ekonomik refahını temin etmiş, Atatürk’ün tasvir ettiği, atinin medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacağı Türkiye temennisi ve özlemi ile başlıyorum. Türkiye’nin netameli bir döneminde icra edilmekte olan bu kongreyi doğrusu çok önemsiyorum. Türk bürokrasisinde kaynak yönetim odağı olan denetim birimlerinin işlevsizleştirilmesi sürecinin yaşanmakta olduğu bu dönemde, bu kongreyi elbette önemsemek lazım. İktisadi, sosyal ve siyasal ahlak erozyonunun gölgesinde girilen bu kongreden bireysel ve toplumsal önemli beklentilerin oluştuğu bir vakadır. Son Türk devletinin varlık ve bekası üzerinde oynanmak istenen kirli oyunların, ilim, ahlak ve erdem planında bertaraf edilmesi, icra edilmek istenen zülüm mekanizmalarının yok edilmesi, soluksuz bir mücadeleyi gerektiriyor. Derneğimiz son günlerdeki faaliyet ve çalışmaları ile, bu mücadelenin merkezi veya odağı olmaya namzet olduğu düşüncesini kuvvetlendirmiş ve bu beni heyecanlandırmıştır. Yedi düvele karşı şanlı bir mücadelenin mirasçıları olan bizlerin, bu mevcut ülke problemleri karşısında irademizi ortaya koymamız ve saflarımızı sıklaştırmamızın kaçınılamaz bir mecburiyet olduğu hepimizin kabulü olması gerektiği acizane kanaatindeyim. Her günden daha çok birliğe ve dayanışmaya ihtiyacımız olduğu bir dönemdeyiz. Adalet denilen kutsal bir kavramın anahtarı makamında bulunan biz meslek mensuplarının, güçlerini meşruiyet plâtformunda bir araya getirmeleri ve güçlü bir örgütlenmeyi sağlayarak, mevcut sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel ve psişik problemlerden kurtuluş için düşünce üretmemiz ve bunları değişik etkinliklerle kamu oyuna mal etmemiz gerekmektedir. BALIĞIN BAŞIMüsaadenizle, bu gün yaşamakta olduğumuz ekonomik, sosyal ve siyasal kriz ile ilgili olarak teorik ve pratik bir takım düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu gün bu kürsüden belki saatlerce mesleki problemlerimizi anlatıp, çözüm çareleri üzerinde yine saatlerce konuşabiliriz. Ancak, mesleki problemlerimiz dahil olmak üzere, mevcut ekonomik, sosyal ve siyasal problemlerimizin temelini oluşturan ana meselelere nüfuz edip, teşhis koymak ve temel yapılandırmaları sağlayacak bir çözüm arayışı içerisine girmenin daha sağlıklı olabileceği kanaatindeyim. Nasrettin Hoca, balıkçı halinden balığı alıp, kuyruğunu kokluyor, kendisine hayretle bakanlara “ne bakıyorsunuz öyle, bu balığın başı çoktan kokmuş ta kokunun kuyruğuna ulaşıp, ulaşmadığına bakıyorum.” Evet maalesef bu gün bu balığın başı kokmuş, kuyruğuna bakıyoruz. SİYASETTEKİ TIKANMA VE YENİDEN YAPILANMAİçinde bulunduğumuz kriz son derece ciddidir ve her ciddi sorun gibi aşılabilmesi her şeyden önce doğasının doğru bir şekilde anlaşılıp, tanımlanmasına bağlıdır. Bu ise, ne kadar tatsız olursa olsun, sorunun doğasına ilişkin hakikatlerle yüzleşebilme cesaretini göstermeyi, entelektüel etkinliğin dayanması gereken moral değerler dışında hiçbir sınırlamaya tabi olmadan onları sorgulayıp, soruşturmayı, kısaca gerçek anlamda düşünmeyi ve tefekkürü gerektirir. Siyaset ve bilim adamlarının, köşe yazarlarının, ekonomistlerin büyük bir çoğunluğuna göre Türkiye’nin en büyük sorunu siyasetteki tıkanma, yozlaşma veya çürümedir. Türkiye’nin mevcut handikapları bir hükümet problemi olmaktan çıkmıştır. Devletin yeniden yapılandırılmasının gerektiği yoğun bir şekilde ifade edilmektedir. Türkiye’de çok partili siyası tecrübe, bir köylü kültürünün imkan aralıkları içinde gelişmiş ve sonunda köşeye sıkışıp, tükenmiştir. Sergilenen siyaset bir köylü kültürünün siyasetidir. Bu siyaset anlayışı hukuk anlamaz, istemez ve sevmez. Türkiye de hukukun kültürümüz haline gelmesi, kültürümüzün hukukileşmesi gerekiyor. Aksi taktirde, “verdimse verdim, aldımsa aldım, ne olmuş” kültürü ortaya çıkar. Cumhuriyet, “Saltanatı” lağv etmiştir. Ancak, Max Weber’in deyimiyle “sultanizm” koyu bir şekilde hükümdarlığını sürdürmektedir. “Sultan veya hükümdar” kavramı, yerini “lider” hakimiyetine bırakmıştır. Sadece siyasal anlamda demiyorum. Örgütlenme özelliği bulunan ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve dini tüm guruplarda, ferdin iradesi üzerinde ipotek tesis etmiş olan tüm liderlerden bahis ediyorum. “Türkiye de bir liderler demokrasisi mevcuttur”. Keyfine göre davranabilmek anlamında sınırsız iktidar peşinde koşan insanlar, kamusal alanın imkanlarını birer padişahmış gibi kullanmak istiyorlar. Siyasal sistemimiz veya siyasal kültürümüz, kamusal alanda kuralsız yaşamayı, bize sanki normalmiş gibi gösteriyor. “bal tutan parmağını yalar” misali, bu gün herkes kovana üşüşmüş vaziyettedir. Bir sürü insan, yasalarda ne yazarsa yazsın, eline geçen yetkileri, kendinin, eşinin, çocuğunun, damadının, bacanağının, mason locasındaki arkadaşının özel çıkarları için kullanmayı doğal sayıyor. Kısaca, “sultanizm” kültürü hükümranlığını sürdürüyor. KRİZİN TEMELİ VE SİYASETİN İFLASIYaşamakta olduğumuz krizin temelinde siyasetin iflasının olduğu bu gün tüm ilgili otoritelerce kabul edilmektedir. Kriz, siyasetin iflasını, görme kusuru olan gözlere sokan bir araçtır. Demek istiyor ki, bu ülke bu siyasetle bu yüzyılın ülkesi olamaz. İvedilikle bir çare bulun. Bin yıllık tarihi ve on altı imparatorluk kurmuş genetiği olan bu ülke çocuklarına, gelecek hazırlayacak adamları sahneye çıkarın. Bu noktaya geldiğimizde, eğer takiyyecilik veya tatlı su aydınlığı yapmaya tenezzül etmeyeceksek, gerçeği görmek mecburiyetindeyiz. Dilerseniz, siyasal çürüme veya dilerseniz siyasal yozlaşma diyebilirsiniz. Ama çürüme veya yozlaşmayı en derin ve en kahırlı şekliyle kullanıyorum. Müsaadenizle, son aylarda medyaya yansıyan birkaç örneği burada zikretmek istiyorum. Bunlardan birisi bir bürokrat ve diğeri de bir politikacı. İkisinin de ortak özelliği, bulunduğu bürokratik ve politik merkezlerde yaşadıkları hayal kırıklıklarıdır. Yaşadıkları trajedik sonuçlar da, mevcut siyasal anlayışımızın içinde bulunduğu traji-komik ahvalini çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. Yakın zamana kadar bir Bakanlığımızın Müsteşarlık görevini yürütürken anlamlı bir veda mesajı ile görevinden istifa eden Sayın Müsteşar, özetle; “köklü ve sarsılmaz sandığı dostlukların koltuk uğruna kağıt kuleler gibi yıkıldığı, dedikodu, yalan ve iftiranın en iğrenç örneklerinin yaşandığı, çıkar için, makam ve mevki için insancıkların nasıl küçüldüklerine, nasıl iğrenç oyunlara kalkıştıklarına şahit olduğunu, yağcılık ve yalakalığın vıcık vıcık nasıl sergilendiğini ibretle ve hayretle izlediğini, yakınlıkların ranta dönüştürülme çabalarını gördüğünü” belirtmiştir. Evet bir örneğimiz de, Aydın Bağımsız Milletvekili Sema PİŞKİNSÜT’ün, siyasetle ilgili düşüncelerinden. Özetleyerek verelim: “Parlamento cahil ve avam. Böyle cahil ve avam bir parlamento ile yasa yapılamaz... Sağlık Bakanlığı’nın bütçesi 1.2 milyar dolar. Banka hortumcularının bir gecede alıp götürdükleri 12 milyar dolar. Devlet Planlama Teşkilatı 1980’den beri planlama yapmıyor, parti programlarına göre bazı yazılımlar yapıyor...Biz, halkın milletvekili değiliz. Milletvekilleri, halkı değil, feodal yapıyı ve sermayeyi arkalarına alarak liderlerin listesi ile Meclise giriyor. Böyle olunca da kime diyet borcu varsa ona göre davranıyor. Siyasal Partiler Yasası’nın, Seçim Yasası’nın değişmesi şart. Siyaset yeniden yapılandırılmalı...Yolsuzluklarla mücadeleyi biz yapmıyoruz, MGK yapıyor. İyi ki MGK var. Bir taraftan kazıp bir taraftan örterek yolsuzlukla mücadele olmaz. Yolsuzlukla mücadele, MGK’nın, 4 Kasım 1997’de Milli Siyaset Belgesi’nde aldığı kararlarla yürütülüyor. Yurtdışının baskısı ve IMF’nin dayatması yolsuzlukla mücadeleye zorluyor. Türkiye’de demokrasi çalışmıyor.’ Evet, iki önemli şahsın itirafları ve iki önemli pratik tespit. Kamu vicdanının ortak kabulü şudur: Siyaset; ufuksuz, geri, halkın ve ülkenin yarınlarını düşünmekten bir biçimde uzaklaşmış yapısıyla bu ülkeye ıstırap ve sıkıntı veren bir kuruma dönüşmüştür. Şehirlerin plansızlığından yeşil alanların tahribine, kamu malları talanından, ihale fesatlarına kadar hemen her türlü bozukluk şaibesiyle kirlenmiş, yaralanmış ve sonuçta tüm itibarını yitirmiş bir siyasetle bu siyaseti yürütmek üzere kadrolaşmış siyasetçiler bu ülkeye ne verebilir, nasıl verebilir, bu ülkenin bekleme ve sabır imkánı ne kadardır; böyle bir beklemenin getireceği ile götüreceği nelerdir... gibi hayatî sorular halkın uykularını kaçırmış, rüyalarını karartmıştır. Kısacası, siyasetin ivedilikle (balığın başı olduğu için ivedilikle), çürümüşlükten, ufuksuzluktan arındırılması lazımdır. Türkiye, söz döneminden hesap dönemine, hesap döneminden de azap dönemine geçmiştir. Daha açık söyleyeyim: Türkiye hem tanrısal planlardan, hem de tarih, tabiat ve kitle planlarından verilen kredileri talan ve tarumar etmenin hesap ve azap dönemine geçmiştir. Talanın sorumlusu ilim ve hikmetten mahrum siyaset çarkı ve onun uygulayıcılarıdır. AMBARDAKİ DELİKBu ülke böyle bir akıbete müstahak mıydı? Hayır! Yönetenlerin yarım asırlık gaflet ve dalaletleri, dışarıdan kotarılan hıyanetlerle birleşerek ülkeyi mahşer yerine döndürdü. Temel sebep, haram lokma haramilerinin talan ve yağmaları. Halk perişan, halk yıkık. Peki ne oluyor bu ülkenin imkánları? Bu noktada, Mevlâna Celaleddini Rûmî'nin muhteşem sözlerinden birini hep hatırlıyorum. Diyor ki: “Yukarıdan ambara istediğin kadar çuval boşalt; eğer fare ambarı alttan delmişse gayretin nafiledir” Evet, bizim nimet ambarlarımıza musallat olmuş fareler var. Bu farelerin bertaraf edilmesi lazım. Yoksa nimet ambarlarımızda hiçbir şey birikmez. Görüyorsunuz, skandal skandalı izliyor. Bunlar küpün dışına sızanlarıdır. Bir de küpün içi var. Yasallaştırılmış' hırsızlık ve soygunların ise adı bile anılmıyor. 80 küsur banka, 40-50 üniversite, buralarda görev yapan binlerce öğretim üyesi ve görevlisi, 20 küsur parti, bir o kadar televizyon ve 550 'milletvekili'. Bütün bunlar ne yapıyor, hangi 'olmazsa olmazlara' cevap üretiyor. Hiçbir ihtiyaca hiçbir cevap üretmiyorlar. Nimet ambarından bir delik açarak veya açılmış bulunan deliklerden birine yanaşarak kamu mal ve imkánlarından bir biçimde bir şeyler hortumlamak. Yönetmek makamında olanlara, Türkiye de siyaseti fiili olarak icra edenlere sesleniyorum; lütfen gökten mesih beklemeyin! Ekonomik kurtuluşu sağlayacak mesihin nefesi bu ülkenin toprağındadır. O farelerin talan ettiği ambarın içindedir. Elverir ki ambarı, farelerin zehirli nefesleriyle pis salyalarından arıtın! Eğer arıtmazsanız doğan günah bizi de ülkeyi de boğar. Bu günahın sonuçlarının neler olduğunu bugünkü Türkiye'nin tablosu açıkça gösteriyor. Gerçek şudur: Türkiye'de sanayiden ticarete, dinden siyasete kadar hemen her alanda erdem ve ahlak, bir değer olmaktan çıkarılmıştır. Ahlak zemini tahrip edilip gösteri sanatı haline getirilmiş ve koparabildiğini götürmeyi başarı ilan etmiş bir köşe dönmecilik ve nihayet kitleleri avutup, efsunlamayı deha sanan bir politika pazarı, ülkemizin bir tür alameti farikası olmuştur. Böyle bir platformda büyük halk yığınlarına ümitsizlik egemen olur. Yarınlardan ümitsizlik başlar ve insanlar her türlü fesattan, ihanetten medet uman bir psikolojik atmosfere girerler. Kızılay'ından tutun her alan ve mekanı haram lokma tutkusunun istilasına uğramış bir ülke değirmeni hangi taşıma suyla, nasıl, ne vakte kadar dönecektir. Haram lokma haramilerinin, yüzlerle ifade edildiğini bildiğimiz kirli dosyaları tek tek açılıp gereği yapılmadıkça, dışardan bir değil bin Ahmet-Mehmet-Kemal ithal etsek te nafile. Bütün bu anlattıklarımızı, hukuk diliyle ifadeye koyarsak şunu söyleyeceğiz: Halka sürekli zulmediliyor. Çünkü bu ülkede sürekli bir biçimde kamu malı çalınıyor veya telef ediliyor. Kamu malından çalmanın yürüdüğü bir ülkede zulüm aktif haldedir. KUVAYİ MİLLİ RUHU VE MÜCADELEÇocuklarımıza mutlu ve güzel bir Türkiye bırakmak için çileyi hemen ve bütün çıplaklığıyla göğüslemek borcundayız! Bir saniye dahi geçirmeden; - Türkiye, haram lokma belasını aşmadan, özellikle kamu kurum, mal ve imkánlarının, arpalığa dönüştürülerek siyaset uğruna talan edilmesini durdurmadan hiçbir yere gidemez, hiçbir ufuk açamaz, hiçbir mutluluğu yakalayamaz. Hiçbir AB, hiçbir dış yardım ve hiçbir destek, çürümüş siyaset yüzünden dizlerinin üstüne düşmüş Türkiye’yi yukarı kaldırıp ayaklarının üstüne tutamaz. - Türkiye bugünkü siyaset anlayışından kurtulmadıkça, tarihin kendisine yüklediği görevleri yerine getirmek üzere insanlık kervanının ön taraflarına geçmeyi hayal bile edemez. Anımsayın, Amerika Birleşik Devletleri’nin önemli bir yetkilisi Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu durumu, 1919’da başlayan Kurtuluş Savaşı ile eşitlemiştir. O halde Türkiye’nin derdi çok büyük, çok ciddi bir derttir. Türkiye, ihanet ve gafletlerden yara ala ala bir büyük hercümercin, bir büyük kargaşanın eşiğine gelmemiş, tam içine düşmüştür. Türkiye, yeniden bir milli mücadele arafesindedir. Türkiye’yi bu dertten kurtaracak olanlar da 1919’da vücut bulan o Kuvay-i Milliye ruhunun bugünkü taşıyıcıları olacaktır. İçinde adalet, sanat, ve bilim üretebilen uygar Türkiye’ye ulaşmamız, iyi toplumun veya iyi önderin gökten zembille inmeyeceğini, onu ancak bizim ve bizden sonraki kuşakların sorumluluklarını idrak etmeleri ve buna göre fiil ve düşünce üretmeleri ile mümkün olur. Mensubu olmaktan ötürü utanmayacağımız bir siyasal kültüre sahip olmayı istemek en meşru hakkımız. Ama bunu istemek yetmiyor. Kendi ömür aralığımız içinde özlediğimiz sonucu alamayacak olsak bile, bıkmadan usanmadan, hayatımızın her alanında, erdemli insan olmağa çalışmak görevimiz var. Bu görevi her insan teke tek yerine getirmek mecburiyetindedir. Bir bayrak yarışında imişiz gibi, çocuklarımıza ve torunlarımıza teslim edeceğiz. İleri, mutlu ve müreffeh Türkiye projesi başarılabilir mi başarılamaz mı diye düşünmeden, biz görmeyecek olsak bile başarılacağına mutlaka inanmamız lazım. Sonuç olarak yukarıda ifade ettiklerim muvacehesinde, yeni seçilecek yönetimin, çok önemli görevlerle karşı karşıya olduğu izahtan varestedir. Bu kutsal görevin başarılabilmesi için de yoğun bir mücadele içerisine girilmesinin gerektiğinin, Kuvayi milliye ruhu ile komisyonlar teşekkül ettirilip, ülkenin karşı karşıya bulunduğu problemlerin masaya yatırılıp, çözüm üretim merkezlerinin ihdas edilmesinin, dernek bünyesinde çıkarılmakta olan aylık derginin bir mektep haline getirilip, meslek mensuplarının çalışmalarını kamuoyunun dikkatine sunmasının bir vasıtası haline getirilmesinin, Erzurum, Amasya ve Sivas Kongrelerindeki Kuvayi Milliye ruhu ile düzenlenecek, seminer, sempozyum ve konferanslarla, toplum dinamiklerinin canlı tutulup, ülkenin üzerine bir karabasan gibi saran bu ümitsizlik ve güvensizlik ortamının suhulete kavuşturulmasının birer asli görev olarak benimsenmesi ve bu bağlamda tüm meslek mensuplarının maddi ve manevi potansiyellerini mevcut yönetimin desteğine vermelerinin, mevcut siyasetimizin içerisinde bulunduğu hastalık olan tek adam iradesinden, kollektif düşünceyi öne çıkaran bir yönetim tarzının oluşturulmasının önceliklerimiz arasında olması gerektiği acizane kanaatindeyim. Bu heyecan ve düşünce ile kongremizin ülkemize, milletimize ve meslektaşlarımıza hayırlar getirmesini diler, seçilecek yeni yönetime şimdiden başarılar dilerim. Saygılarımla. [1] [1] 13.05.2001 tarihinde gerçekleşen DENETDE kongresinde sunulması planlanıp, zaman darlığı nedeniyle yapılamayan konuşma metni.
|
| İçindekiler |