| İçindekiler |
YOLSUZLUĞUN HEDEFİANAYASAL DÜZENM. Mustafa ÇINKI DENETDE Yönetim Kurulu Üyesi “Muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki, sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki asli cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalınmasın.” M. Kemal ATATÜRK (Nutuk, C. 2, Sh. 203) İçinde bulunduğumuz süreçte, kamu oyu her geçen gün yeni bir yolsuzluk olayı ile karşı karşıya kalmaktadır. Bu durum yolsuzluk olgusunun sık sık ve toplumun her kesimince tartışılmasına vesile olmaktadır. Sahip olunulan ekonomik görüşten ve karşı karşıya kalınılan olaylardan hareketle yolsuzluğun birbirinden farklı onlarca tanımı yapılabilir. Ancak çoğu zaman karşı karşıya kalınılan yolsuz durum, farklı bir tanımlamayı da gündeme getirir. “Yolsuz” denildiği zaman genellikle anlatılmak istenen şey, kurallara aykırı, uygunsuz, yöntemsiz, düzensiz, yersiz, usulsüz, nizamsız bir durumdur. “Yolsuzluk” terimi ise; bir görevi, bir yetkiyi kötüye kullanma, suistimal yada nizamsızlığı açıklar. Dünya Bankası Yolsuzluğu; “kamu yetkisinin özel çıkarlar için kötüye kullanılmasıdır.” şeklinde tanımlamaktadır. Toplumu oluşturan kurumlar açısından yetersiz olan bu tanımlama, yolsuzluk olaylarının sadece kamu yetkisinin kullanılması sırasında ortaya çıktığı çağrışımını yaptığından taraflı ve yolsuzluk olgusunu tamamen kavrayan bir tanım mahiyeti taşımamaktadır. Oysa karşı karşıya kaldığımız yolsuzluk olayları, özel sektörün içinde de söz konusu olabilmektedir. Örneğin; ülkemizde bizzat özel sektör temsilcilerinin bulunduğu yolsuzlukların başında banka yolsuzlukları gelmektedir. Keza Sermaye piyasalarında spekülasyon, manüplasyon, içerden bilgi sızdırmak suretiyle yapılan (insider trading) işlemlerde birer özel sektör yolsuzluğu olarak tezahür etmektedir. Benzer işlemlere para ve döviz piyasalarında rastlamakta mümkündür. Günümüzde bu tür yolsuzluklara küresel yaklaşımlar altında kanıksanmış etki uyandırmayan yolsuzluklar gözü ile bakılmaktadır. Spekülasyon ve spekülatör kavramları küresel yaklaşımlar altında hak etmediği yasal bir çerçeveye oturtulmakta hatta spekülatör piyasayı stabilize eden bir eylemci olarak görülebilmektedir. Oysa spekülasyon, manüplasyon, insider trading işlemleri sonuçta ya kamu kaynağını yada bir tasarrufu haksız olarak ele geçirme eylemidir. Yolsuzluğun konusu olay reel bir işlem/işlemler olabileceği gibi hayalide olabilmektedir. Dünya ölçeğinde bakıldığında çoğu yolsuzluk olayının bir ülke, şirket, sınıf, parti, örgüt, dostluk, aile çıkarlarını korumak yada sağlamak amacına dayandığı da görülebilmektedir. Bu perspektiften bakıldığında yolsuzluk eylemlerinin hepsinin rüşvet verme yada alma ile sonuçlanmadığını söylemek mümkündür. Yolsuz bir iş yada yolsuzluk dan söz edildiği zaman, esasen hukuk düzeni tarafından suç sayılan bir eylemin varlığından söz edilir. Kurallara aykırı, uygunsuz, yöntemsiz, bir görevi, bir yetkiyi kötüye kullanma, suistimal,... eylemlerinin temel özelliği bu eylemlerin hukukun karşıtı yada diğer bir ifadeyle bu eylemlerin hukukla çatışmasıdır. "Hukuk devleti ya da hukuka bağlı devlet, yönetenlerin de yönetilenler gibi hukuk ile bağlı kılınmasını öngörür... Türkiye'nin kimi sorunlarının temelinde kurallara uymamak ve kurumsallaşamamak yatmaktadır. Kuralların yönetilenler için olduğu, yönetenlerin kurallara uymama özgürlüğünün bulunduğu anlayışı birçok sorunun kaynağıdır. Sonuçta demokratik yaşam kurallara uymama özgürlüğü kazanma yarışına dönmektedir. (...) O nedenle, yönetim sorumluluğu üstlenenlerin öncelikle kurallara uyma ve uyulmasını gözetme konusundaki duyarlılığı büyük önem taşımaktadır... Bireysel etik düşüklükleri ile sosyo-ekonomik koşullardan kaynaklanan rüşvet olgusunun yolsuzluk olaylarında hep ilk sırayı işgal etmesi, çoğu kez, sorunu büyük boyutlarıyla görmeye engel oluşturmaktadır. Kuşkusuz rüşvetle savaşım büyük önem taşımaktadır. Ancak, bu savaşım bizi rüşvet olaylarının çok üzerinde büyük kaynakların yitirilmesine neden olan siyasal, yönetsel ve ekonomik yolsuzluklarla savaşım amacından uzaklaştırmamalıdır." (1) Anayasamızın 10. Maddesi; Herkesin, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu,hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamayacağını, Devlet organları ve idare makamlarının bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorunda olduklarını, 129. maddesi; Memurlar ve diğer kamu görevlileri Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla yükümlü olduklarını hüküm altına almıştır. Ancak son yıllarda kamuda Anayasamızın öngördüğü kanun önünde eşitlik ilkesinin, Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunma yükümlülüğünün ciddi ölçülerde zafiyete uğradığı görülmektedir. Bu zafiyetin temelinde siyasal tercihlerin ortaya koyduğu ekonomideki yapısal değişim ve genişlemenin rolü ile bu değişim ve genişleme sürecinden öz kaynaklarına başvurmaksızın faydalanmaya çalışan yerli çıkar gruplarının yabancı lobilerin varlığı yadsınamaz. Çoğu yolsuzluk olayının altında, yönetici kadrolarında bulunanların arkalarına aldıkları siyasal güç ve buna destek veren çıkar grupları yada zaman zaman bu güçler arasında karşılıklı gelişen çıkar ilişkilerinin yarattığı uygun ortam nedeniyle kendilerini hukuk kurallarına bağlı hissetmemeleri ve bu çerçevede kurallara aykırı, uygunsuz, yöntemsiz işlemlerle bir görevi, bir yetkiyi kötüye kullanma, suistimal eylemleri yatmaktadır. Her yolsuzluk yolsuzluğu yapanlar açısından özel çıkar kazanımını beraberinde getirmektedir. Rüşvet sağlanan çıkarın bir karşılığıdır. Ancak son yaşanan bazı olaylar bize rüşvetin farklı adlara (hediye, borç, dul bir kadına yardım,...vb) bürünebildiğini göstermektedir. Ama hepsinden önemlisi yolsuzluğun genel olarak devlet faaliyetleri üzerinden beslenir bir karakter göstermesidir. En liberal ekonomilerde bile kamu alımları, yatırımları gibi yada iktisadi işletmeler vasıtasıyla üretilen kamusal mal ve hizmet ve bunların pazarlaması faaliyetleri genel ekonomi içerisinde %50 lere varan büyüklüklere ulaşabilmektedir. Özellikle kamu iktisadi işletmeleri bir diğer deyişle teşebbüsleri vasıtasıyla üretilen mal ve hizmetlerin pazarlanması esnasında rüşvet çoğunlukla karşımıza “komisyon” olarak çıkabilmektedir. Diğer taraftan tekel niteliği arz eden üretimler için Pazarlama faaliyetlerinin uluslararası nitelik kazanması, uluslararası pazarların genellikle üretim, pazarlama ve dağıtım ağları dikkate alındığında, tam rekabet piyasalarından uzak, finans kapitalin egemenliği altında hızlı ve kesintisiz bir tekelleşme sürecinde olan oligopol piyasa niteliğini taşıması nedeniyle, istisnasız olarak alım ve satım, belirgin olarak satım kontratlarında liberal iktisat açısından ahlaki normların dışına çıkan gizli anlaşmalara dayalı fiyat belirleme mekanizmalarının devreye girdiği bilinen bir gerçektir. Bu halde uluslararası pazar planında aksak rekabet koşullarında kamu adına fiyat belirleyenler aşısından yolsuzluk, kamunun bilgisi dışında aksak rekabet piyasalarının bir sonucu olan anlaşmalara taraf olmak ve bu taraflığı nakde tahvil etmek ve bu suretle kamu zararına sebep vermek şeklinde tezahür edebilir. Burada dikkati çeken kurumsallaşma konusunda ortaya çıkan boşlukta; bürokrat ve vesayeti altında bulunduğu siyasetçi ve onun bağlı olduğu siyasal oluşum ve bunlar arasında organik bağ oluşturabilen yerli, yabancı yada ulus ötesi sermaye arasında düğümlenen ilişkiler yumağıdır. Bugün hiçbir teorik alt yapıya sahip olmayan küreselleşme olgusunun uluslar arası mali sistem vasıtasıyla ulusal ekonomilere ve bu bağlamda ulus devlete dayattığı liberal genişlemenin bir ifadesi olan yapısal değişim ülkemiz açısından ağır finans baskısı altında sağlanmaya çalışılmaktadır. Nitekim bu şartlar altında yapısal değişim adına yapılan özelleştirmelerin her biri kamu mülkiyeti yada işletmesinin değeri bu değerin belirleniş şekli, mülkiyetin el değiştirmesi esnasında başvurulan kaynaklar, içinde bulunulan ekonomik konjontür itibariyle bir yolsuzluğu işaret edebilmektedir. Bir taraftan yapısal değişim doğrultusunda kamu teşebbüs ve mülkleri satılırken, diğer taraftan, içerisine düşünülen ekonomik kriz nedeniyle bozulan piyasa dengeleri altında, on binlerce iflasın yaşandığı özel kesim içinden birisini, bir grubu kurtarma adına yada başka herhangi bir adla, siyasal tavassut yada ricayla, bir işletmenin tamamı yahut belli bir payının kamu ortaklıkları tarafından alınmasının sağlanması ve bu duruma kamu ortaklığının da evet demesi kuşkusuz açık bir yolsuzluktur. Bu ve benzeri örneklere ülkemizde sıkça rastlanmaktadır. Yolsuzluğun sıradanlaştığı ülkelerde en az yolsuzluk kadar tehlikeli ve hukukla çatışan bir olgununda yolsuzluklara göz yummak olduğunu söyleyebiliriz. Bu tür yaklaşımlar toplumumuzda “Devlet malı deniz yemeyen domuz” şeklindeki özdeyişle özetlenebilecek, özünde ulusal varlık ve güvenliği tehdit eden çarpık bir anlayışın doğmasına sebebiyet vermiştir. Keza bu çarpık ve hukuksuz anlayış karşısında bir o kadar hukuk dışı olan “domuzdan bir kıl koparmak kardır” şeklindeki anlayışın gelişmesi de düşündürücüdür. Yolsuzluk konusunda gelişen bu terminolojinin içinde bulunduğumuz zor kriz koşullarının açıklanmasında da anlam bulduğu görülmektedir. Nitekim, yönetenlerin ülkenin içindeki durumu açıklarken “deniz bitti” (esasen devlet malı bitti) şeklindeki açıklamalarından, aslında krizin asıl sebebinin yolsuzluk olduğunu ikrar etmeleri, gözardı edilebilir bir sonuç değildir. Son zamanlarda “yolsuzluğun nedeni yoksulluk” gibi hakkaniyetle bağdaşmayan yaklaşımlar görülmektedir. Oysa yolsuzluk olayları ve bu olaylarda yer alan insan unsuruna bakıldığında bu sonucun doğru olmadığı anlaşılmaktadır. Kamuoyuna yansıyan yolsuzluk olaylarında genellikle yolsuzluktan asıl kazançlı olan tarafın, yoksul olmayan, tam tersi ekonomik olarak güçlü bir kesim olduğu görülmektedir. Keza yolsuzluk olaylarında yer alan kamu görevlilerinin de çoğu kez kamu ücret dengesi içerisinde üst düzey gelir gruplarına dahil olduğu bilinmektedir. Bu halde yoksulluğun önemli nedenlerinden birinin yolsuzluk olduğunu söylemek daha doğru bir sonuç olacaktır. Ülkemizde yolsuzluğun boyutları öylesine büyümüştür ki, yolsuzluk bir taraftan Anayasal düzeni tehdit ederken diğer taraftan toplumsal sosyal ve ekonomik dengeleri sarsmaktadır. O nedenledir ki yolsuzluk ,ulusal güvenlik karşısında öncelikli tehdit olarak kabul edilmektedir. Karşı karşıya kaldığımız yolsuzluk olaylarının vehameti, yolsuzluğun organize yapılabilir olmasıyla daha da artmaktadır. Nitekim son zamanlarda yolsuzluk ekonomisi gibi kavramların literatüre girmesi aslında yolsuzluğun bir sektör haline geldiğinin açık bir kanıtıdır. Rüşvet çoğunlukla sıradan memurların görevlerini yaparken içinde bulunduğu ekonomik yada sosyal koşulların otaya çıkardığı bir ahlaki erozyonun sonucudur. Kuşkusuz rüşvetle mücadele önemli olmakla birlikte, yolsuzluk olgusunun bütününü görmek ve kavramak noktasında körlük yaratan bir yanı da vardır. Ülkemizde yolsuzluk üzerine yapılan araştırmaların bir çoğu, buz dağının bu görülür yanıyla ilgilidir. Nitekim trafikte, gümrükte, tapuda... karşılaşılan rüşvet olayıyla toplumun büyük bir kesimi tanışıktır. Bu nedenledir ki bu alanlara dönük araştırmaların reytingi oldukça yüksek olabilmektedir. Rüşvet, bir kamu kaynağının kaybedilmesi sonucunu doğurmayabilir. Yolsuzlukla mücadelede daha büyük destek verilmesi gereken asıl cephe, kamu kaynağını hukuku hiçe sayarak mal edinen siyasetçi, bürokrat ve iş adamı arasında gelişen örgütsel yapıdır. Çünkü bu örgütsel yapı tarafından gerçekleştirilen yolsuzluklar kamu kaynaklarının kaybedilmesi sonucunu doğurmaktadır. Yolsuzluk konusunda göz önünde tutulması gereken önemli bir hususta yabancı sermayenin girmeye çalıştığı ülke için öngördüğü ayrımcı hukuksal yapı ve bunun sağlanmasına dönük lobi faaliyetleridir. Bu çerçevede yolsuzluk; kuralsızlığın, düzensizliğin, nizamsızlığın, sınırlandırılmış uyruk ve sermayeye kural haline getirilmesi ve üretim araçlarının bir kısmının sermaye büyüklüğüne göre tahsisi, özelde yabancıya, ulusal ekonomi ve yerli girişimci aleyhine imtiyaz sağlanması biçiminde tezahür etmektedir. Bir örneği de ülkemizde yaratılmaya çalışılan özünde yolsuzluğun yasası (Endüstri Bölgeleri Yasası) olan bu tür yasalarla imtiyaz tanınan uyruk ve sermayenin İmar Kanunu, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, Çevre Kanunu, Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun, Maden Kanunu, Belediye Kanunu,... gibi yasal düzenlemelerden ayrık tutulması da ulusal kaynakların talan edilmesi sonucunu doğuracaktır. Ülkemizde gelişen ve çoğu zamanda sahip olduğu yöntem ve yapanlar açısından hayret uyandıran yolsuzluklar, para ve sermaye piyasalarını, bankacılık sistemini çökertecek bir boyut taşımaktadır. Bu perspektiften bakıldığında; yolsuzlukların doğrudan anayasal sistemi, Türkiye Cumhuriyetini hedef aldığı görülmektedir. Özellikle, bankacılık kesiminde yapılan yolsuzlukların ülke ekonomisine on milyarlarca dolar zarar verdiği dikkate alındığında, yolsuzluk olgusu ve bu olgunun ardındaki güçlerin iyi analiz edilmesi yolsuzluğa karşı verilecek savaşta büyük önem taşımaktadır.
|
| İçindekiler |