| İçindekiler |
YAPI DENETİMİ HAKKINDAKİ MEVZUAT DÜZENLEMELERİA.Serap FIRAT Çankaya Belediye Başkanlığı Teftiş Kurulu Müdürü GİRİŞ“İmar” bir yerin “bayındır edilmesi” anlamına gelir. İnsanın korunma güdüsüyle eş anlı olarak çevresini kendi arzu ve gereksinimlerine göre düzenlemesi, yani “imar etmesi” insanlığın tarihi gelişimi sürecinde şekillenmiş ve bugünkü düzeyine ulaşmıştır. İnsanların, dünyanın insan yaşayabilecek yerlerinde cemiyetler halinde yaşamaları ve yeryüzünü imar etmeleri anlamına gelen "umran" ile “Mülk” kelimesi arasındaki ilişki, İbn Haldun’da ayrıntılı olarak ifadesini bulur. “Mülk” kelimesi hükümdarlık, hükümdarlık onuru, hükümet etme, yönetme, yürütme, “dünyevi” otorite, devlet karşılıklarını taşımaktadır. Mukaddimede “mülk”ün esas ifade ettiği anlam, evrensel bir siyasal örgütlenme biçimidir. İbn Haldun, esas olarak egemenlikle teçhiz edilmiş örgütlenmeyi mülk terimiyle ifade etmektedir. Sosyal hayatın oluşmasıyla dünyanın imar edildiğini, böyle bir hayat tarzında ise, insanların saldırganlıktan korunmak için bir yasakçıya, (hükümet ve hakime) ihtiyaç duyduklarını belirtmektedir. [1] Bu düzen gereksinimi sonucu hem bir hak hem de bir hakkın sınırı olarak ortaya çıkan “imar” işlem ve düzenlemeleri; “kamu”nun kabul ve güçlendirilmesi sonucu bugünkü çerçevesine oturmuştur. I – İMAR UYGULAMALARI VE YARGI ERKİ İLİŞKİSİİmar mevzuatı, kamunun kentsel fiziki yapıyı doğrudan yönlendirmek üzere koyduğu yasal sınırlamalar olarak tanımlanabilir. Gerçekte, imarla ilgili mevzuatın konusu temelde kentsel alanlardaki taşınmaz mal mülkiyetinin kamu yararı, şehircilik ve mimarlık ilkelerinin uygulama olanakları bakımından kısıtlanmasıdır. Burada kamu yararı kavramı, kamunun imarla ilgili kısıtlamalarının başlıca gerekçesi olarak belirtilmektedir. Bu kavram, en genelde estetik ve sağlık açısından uygun, toplumun her kesimine olanaklardan eşit şekilde yararlanma fırsatını tanıyan bir kentleşme biçiminin sağlanması ilkesi olarak tanımlanabilir. Yasa koyucu kamu yararını sağlamak üzere kentsel gelişmede bazı gereklilikler belirlemektedir. Kentte yaşayanların fiziki ve sosyal ihtiyaçlarını sağlayacak altyapının temini, yapılaşmanın belli bir düzen ve denetime bağlı ve estetik olarak kabul edilebilir olması gibi. Bu amaçların gerçekleşmesi, gelişmenin sağlanacağı topraklar üzerinde bazı mülkiyet haklarının kısıtlanmasını gerektirmektedir. Böylelikle, dengelenmesi gereken iki ağırlık noktası ortaya çıkmaktadır. Birincisi taşınmaz mal mülkiyetinin getirdiği haklar, ikincisi ise toplumun her kesiminin olanaklardan eşit şekilde yararlanması ve sağlıklı kentleşmenin sağlanması amacıyla kamunun mülkiyet üzerindeki kısıtlama hakkıdır. Bu iki ağırlık noktası arasında kurulan dengeler imar mevzuatının çerçevesini oluşturmakta ve kamunun müdahale sınırlarını çizmektedir. Mülkiyet üzerindeki kişi haklarının hangi durumlarda, hangi amaçla kısıtlanacağı, bu kısıtlamanın ölçüsü ve biçimleri imar mevzuatının, çeşitli kademelerdeki dökümanları aracılığıyla belirlenmekte ve detaylandırılmaktadır[2]. Bu belgelerden biri olarak, KHK yoluyla düzenlemeler yapma uygulaması hukuk hayatımızın sık başvurulan enstrümanlarından biri durumuna gelmiştir. Genellikle kentsel gelişmeyi ve kentsel görünümü belirleyen temel dinamikler, planın olduğu kadar, yöneticilerin kararlarının da ötesindedir. Bir yandan göç dalgalarıyla yayılan plansız yerleşme alanları, öte yandan uluslararası ticaret ve ekonomik ilişkilerle bütünleşen sermayenin pahalı yatırım tercihleri, kent mekanını ve kent imajını biçimlendirmektedir[3]. Beldelerin imar yönünden düzenli olması, imar planlarının yapılaşma ihtiyacının önünde hazırlanması, hazırlanan imar planlarının da yine yapılaşma ihtiyacının önünde mekana yansıtılmasına bağlıdır. Bugüne kadar, imar planı yapımı, bilhassa büyük şehirlerde yapılaşmanın ve yapılaşma ihtiyaçlarının gerisinde kalmış, yapılaşmaya yön verme yerine, gelişigüzel oluşmuş yapılaşmayı koruma mecburiyetinde kalmıştır. Bu durum da “olması gereken” ile “olan” arasında bir gerilime ve bu gerilime dayalı farklı popülist yaklaşımların prim yapmasına yol açmıştır. Servet birikiminde gayrimenkulün önemli bir yer tuttuğu ülkemizde bu sorunun beslediği “imar davaları”nın kabarıklığı da anılan gerekçelere dayanmaktadır. İmar mevzuatı ve uygulamaları “kamu yararı”na dayanan işlemlerdir. Bu nedenle “kişisel yarar” aleyhine “kamu yararı”nın tercih zorunluluğu ve en sık karşılanan boyutu ile imar düzenlemeleri yoluyla “mülkiyet” hakkına yapılan müdahaleler, doğrudan “mali” boyutlu kararlar olduğu için sık yargılama konusu edilmektedir. Aynı husus, imar mevzuatında düzenleme yapma yetkisi ile birlikte önemli bir etkinlik konumuna yükselen siyasi ve bürokratik kademelerin imar düzenlemelerine sık müdahalelerinde de müşahade edilebilir. “İmar” konusunda Anayasa Mahkemesi tarafından alınan kararların sayı ve kapsam olarak yoğunluğu da bu açıdan değerlendirilebilir. İmar uygulamalarında dava konusu edilebilecek hususlar oldukça geniş bir yelpaze oluşturmakta ise de en bariz durum imar planlarında ortaya çıkmaktadır. Türkiye’de siyasal sistemin niteliğine ilişkin yapılan çalışmalar, Anayasa Mahkemesinin sistemde özel bir yeri olduğunu vurgulamaktadır. Esasen, yargısal alanda faaliyet gösteren bu türden yüksek mahkemelerin, sadece birer teknik organ olarak kalmayıp, siyasal rol üstlenmeleri olağan karşılanabilir. Bununla beraber, Türk siyasal sisteminde Anayasa Mahkemesinden beklenen rolün, batıdaki benzerlerine göre oldukça farklılık gösterdiği de ileri sürülmektedir. “Türkiye’de Anayasa Mahkemesi’nden, devlet iktidarının kötüye kullanımı karşısında temel hakları koruması değil, tam aksine vatandaşların özgürlük kullanımları karşısında devletin ideolojik karakterinin korunmasının beklenmekte olduğu; Yüksek mahkemenin de genellikle bu rolüne uygun davrandığı ve hukukun evrensel ölçülere yaklaştırılmasından ziyade onu evrensel standartlardan yalıtıp, Kemalist ilkeler doğrultusunda yerelleştirmeye çalıştığı”[4] yolunda yorumlar bulunmaktadır. Kararların toplumsal yapı ve mekanizmalar gözönüne alınmak suretiyle “yerellik” niteliği taşıması, hukuk çerçevesinde hayli güç ve önemli bir adım olup, toplumların tarihselliklerinden bağımsız düşünülemeyeceği açıktır. Kaldı ki diğer yolu –yani “evrensel standartlar” olarak vurgulanan başka tarihsellikleri yansıtabilecek standartların doğrudan kabulü- tercih etmek, kolaycı olabilir ama gerçekçi kabul edilemez. Bu nedenle sınırlı istisnalar gözardı edildiğinde, mahkeme kararlarını “evrensellikten uzaklaşan” şeklinde nitelemek doğru bir yaklaşım gibi görünmemektedir. Bütün bu uyarmalardan Türk ulus-devlet yapılanmasında mevcut demokratikleşmeye ve hukuksal çerçevede bu yapının geliştirilebilirliğine bakıldığında, anayasal metinler ayrı bir öneme sahiptir. Özellikle dünyada “kamusal alan”ın ve doğrudan doğruya “kamusal” kavramının uğradığı değişim ve yaşanan karmaşa, tüm ulus-devletlerde, “yeniden uyarlanma” ve “yeniden yapılanma” konusu edilmiş ve “rasyonalite ve verimlilik” gereği olarak sunulan iş basitleştirici ve kolaylaştırıcı uygulamalar da, “yasal düzenlemeler” eliyle çözülmeye çalışılmıştır. Ancak bu dönemde yaşanan kriz, Anayasa Mahkemesine adeta bir tampon vazifesi yüklemiş ve belli durumlarda mahkeme adeta tekrarlanan kararlar yoluyla “yasaları yazmak” zorunda kalmıştır. Bakır Çağlar’a göre, 1961 Anayasasının çözmede yetersiz kaldığı krize cevap teşkil eden 1982 Anayasası, “güçlü devlet” ve “etkili yürütme” arayışı içinde rasyonelleştirilmiş, yeni bir “Yönetilebilir Demokrasi” formülü getirmiştir. [5]. Sistemin çoğunluluklaşması muhalefeti ufalamıştır. Bu dönemin hükümeti, ekonomik politika alanında klasik siyasi ve mali denetim alanı dışında kalan, “siyasi iktidarın ekonomiye esnek müdahale aracı”, “bütçe dışı fon uygulaması tekniği” ile parlamento karşısında güçlenirken yeni “iktidar Sit’leri” teşekkül etmiş, Bakanlar Kurulu yetkileri, “ekonomik işler koordinasyon kurulu”, “para kredi kurulu”, “toplu konut ve kamu ortaklığı kurulu” gibi başbakanın denetiminde yeni karar merkezleri ya da “iç kabineler”ce kullanılmıştır. Hükumetin parlamento aleyhine güçlenmesi biçim ve usulleri arasında, siyasi karar alma sürecine özerk düzenleme teknikleri ve özellikle de, siyasi ve hukuki denetimi sınırlı kalan, kanun hükmünde kararnamelerle müdahale imkanında genişleme dönemin tipik özelliklerinden biri olmuştur. Parlamento’ların çoğunluklululaşması durumunda, özellikle de eksik muhalefetli frensiz ve karşı-ağırlıksız sistemlerde, anayasa yargısı muhalefetin ihtiyaç duyduğu karşı ağırlığı sağlamakta, Anayasa Mahkemeleri’nin “İkame Hukuk Muhalefeti” olma misyonu öne çıkmaktadır[6]. Aşağıda ele alınacak olan 595 Sayılı Yapı Denetimi Hakkındaki Kanun Hükmünde Kararname de bu sürece bir örnek teşkil etmekle birlikte; yazıda ayrıca KHK düzenlemelerinin de neredeyse, 1982’den ve ağırlıklı olarak 2981 sayılı yasadan beri mutad olduğu üzere, yasal düzenlemelerin ayrıca Bayındırlık Bakanlığı yorum ve genelgeleriyle şekillendiğine değinilecektir. II - 595 SAYILI YAPI DENETİMİ HAKKINDA KHK Yaşanan acı depremin ardından çıkarılması nedeniyle kamuoyunda “Deprem Yönetmeliği” olarak da adlandırılan 10.04.2000 tarih ve 595 sayılı "Yapı Denetimi Hakkında Kanun Hükmünde Kararname" Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Çıkarılışı aşamasında, acil düzenleme yapma çabasının da etkisi ile birçok noksanlıklar içerdiği bilahare görülen Kararname, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı tarafından sık sık düzenleyici genelgelerle açıklanmaya çalışılmıştır. K.H.K.’nın yürürlüğe girmesi ve uygulama prensipleri belirlenmesi aşamalarında Bakanlık düzeyinde yapılmış çeşitli toplantılarla oluşturulmaya çalışılan bu çerçeve de bazı sorunlar içermiştir. Öncelikle deprem yönetmeliğinin çok eski bir mevzuat hükmü olup, imar uygulamalarında, statik projelerin kontrolü aşamasında zaten dikkate alındığını hatırlatmak gerekir. Ancak anılan K.H.K.'nın deprem sonrasında yürürlüğe konulması ve yapıların sorumluluğuna dair yeni esaslar ve düzenlemeler getirmesi, bu konudaki yanlış anlamayı yönlendirmiş olabilir. Anılan K.H.K.'nın 30. Maddesi, kararnamenin yayımı tarihinden 3 ay sonra yürürlüğe gireceğine amir olmakla, bu süre 10.04.2000 - 10.07.2000 tarihlerini içermekte ise de geçici 2. Madde "Bu K.H.K.'nin yürürlüğe girdiği tarihten önce yapı ruhsatı almış yapılara ilgili mevzuata göre tamamlattırılarak yapı kullanma izni verileceğini" vurgulamıştır. Geçici 3. maddesinde yer alan “Bu Kanun Hükmünde Kararnamenin yayımlandığı tarih ile yürürlük tarihi arasındaki süre içerisinde yapı ruhsatı için yapılacak müracaatları projelendirme işleri hariç ilgili idarelerce bu Kanun Hükmünde Kararname kapsamında değerlendirilmek üzere bekletilir” ibaresi de dikkate alındığında KHK bakımından asıl olanın, “İnşaat Ruhsatı almak ya da almamak” durumuyla sınırlı tutulduğu görülmektedir. Ancak bu ifadeler, kamuoyunda ve uygulamada tereddütler yaşanmasını önleyemediğinden; Bundan sonraki sürecin de Bayındırlık Bakanlığınca muhtelif tarihlerde çıkarılan genelgelerle belirginleştiği anlaşılmaktadır. Nitekim K.H.K.’nın Resmi Gazetede yayımlanmasının ertesi günü, Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca uygulamanın gerçekleştirileceği pilot illerin valiliklerine gönderilen bir genelgeyle duyurulmuş ve 11.04.2000 günlü genelge sadece “ 10 Nisan 2000 tarihinden önce Yapı Ruhsatı almış olan binalar”ı istisna tutmuş ise de, aynı zamanda, “yapı sahipleri, K.H.K.’nın yürürlüğe gireceği 10 Temmuz 2000’e kadar idareden alacakları imar durumuna göre sadece proje yaptırabileceklerdir.” İbaresini de içermiştir. Böylece; imar durumu almanın ve proje yaptırmanın sakıncalı olmadığı hususu yer almıştır. Bilahare 18.04.2000 günlü genelgede bu hüküm de açılarak “ Yapı Ruhsatı almış olan ya da aldığı ruhsatı yenileme zorunluluğu bulunan” inşaatlar ile, “ 10 Nisan 2000’den önce Yapı Ruhsatı için müracaat edenler” istisna kapsamında açıklanmıştır. 15.05.2000 günlü genelgede ise bu kez, konu biraz daha detaylandırılmış ve genelgenin (a) maddesinde “Kararnamenin yayımlandığı 10.04.2000 tarihinden önce yapı ruhsatı için ilgili idaresine müracaat edilmesinden kasıt, Yapı sahibinin Yapı Ruhsatı almak maksadıyla idareye İmar durumu (Çapı ) dahil yapmış olduğu her tür müracaatlardır” denildiği, görülmektedir. 23.08.2000 günlü genelgede ise “İmar durumu için yapılan müracaatlarda, imar durumu belgesinde, “bir yıl için geçerlidir” kaydı yoksa süre sınırlaması yapılmayacaktır” denilmek suretiyle örtülü bir genişletme ön görüldüğü anlaşılmaktadır. Bu durumda “müracaat etmiş olmak” durumunun çerçevesini çizmek gerekmiştir. Çünkü mevzuat, yukarıdaki çerçevede şekillenmiş ise de uygulamanın bu haliyle rutin ve uzlaşılmış bir nitelik taşımaktan öte yeni durum ve taleplere göre şekillenen bir süreç niteliğine büründüğü görülmüştür. Çünkü, “çap verilmesi” (İmar Durumu) olarak bilinen işlem; İmar Durum Şubesi olarak çap verme işlemini yürüten birimlerce yürütülen ve dilekçe mukabilinde, ücretini yatırarak başvuruda bulunan herkese, mülkiyet sahipliği aranmaksızın parseli hakkında bilgi verilmesi işleminden ibarettir. Kent merkezinde bulunan imar planlarının aleni olması nedeni ile isteyen her kişinin bir parselin imar durumu hakkında bilgi sahibi olabileceği noktasından hareketle geliştirilmiş bu uygulamanın, çok önemli bir hak kazanımına esas teşkil edebilmesi ise öz olarak biraz sorunludur. Kaldı ki, bu durumda herhangi bir parsel için yinelenen talepler çerçevesinde çap verilmesi konusu da ayrıca özellik taşımaktadır. “Yineleme” işleminin “yeni” bir çap verme durumu olmayıp, onaylanmış çap durumunun “tasdik” ettirilmesinden ibaret olduğu görüşü ise konuya daha da farklı bir boyut kazandırmaktadır. Burada esas olarak yeni bir çap verilmesi değil mevcut imar durumunun değişik tarihlerde tasdik ettirilmesinin söz konusu olduğu da ileri sürülebilecektir. Yani müracaatçının belgesi, bu durumda her ne kadar en son tasdik tarihini taşıyacak ise de evrakın evveliyatının bulunduğu hususuna itiraz edilemeyecektir. Benzer şekilde, “imar durumu belgesinde, “bir yıl için geçerlidir” kaydı yoksa süre sınırlaması yapılmayacaktır” ibaresi ise hem uygulamanın sınırlarına belirsizlik getirmekte hem de bir hakkın varlığını, matbu bir evrakta yer alacak basit bir ibareye bağlamaktadır. Bu örtülü genişletme matbu formlarında bu ibare yer alan kurumlarla matbu formu düzenleyecek kurumlar arasında ikilik yaratabilmektedir. Kaldı ki “imar durumu belgesinin geçerlik süresi belge üzerinden farklılaşabilecek bir konu olmayıp, imar yönetmeliği ile ilgilidir. İmar Yönetmeliği madde 79’a göre: “İmar Durumunu gösterir çap, ruhsat için başvuru tarihinden evvel en fazla bir sene içinde tasdik edilmiş olacaktır.” yani çap alımından bir yıl sonra bu çapın geçerliliği kalmamıştır. Benzer şekilde eski tarihli müracaatın bugünkü işlemi başlatabilme yeterliği de kabul edilemez. Çünkü eğer eski belge, müracaatı başlatan bir niteliğe sahip olsaydı, zaten 2000 yılında yeni bir çap almak ya da "Tasdikletmek" gereği duyulmazdı. Böylece yürütmenin yasama yetkisini aşan çerçevesi, önce KHK uygulaması ile iktidar tarafından, ardından KHK’nın yorumu ile Bakanlık tarafından ve ihtimal uygulamada yapılan yorumlar ile de Belediyeler tarafından genişletilmek suretiyle yeni bir alanda oluşmuştur. Nihayet Bakanlığın 15.09.2000 günlü genelgesi ile de “eski mevzuatta göre ruhsat verme işlemine bu tarih itibariyle son verildiği” bildirilmek zorunda kalınmış ise de; bu aşamada Ana muhalefet Partisi tarafından yapılmış olan müracaat üzerine; 26.05.2001 günlü Resmi Gazetede yayımlanan Anayasa Mahkemesinin 24.05.2001 ve E:2001/35, K:2001/5 sayılı kararı ile 595 sayılı K.H.K.’nın bazı maddelerinin Anayasa aykırılığı nedeniyle iptaline ve yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmiştir. Nitekim iptal kararının yayınlanmasının ardından yine Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca yayınlanan 04.06.2001 günlü genelge ile 595 sayılı K.H.K.’nın artık uygulanamayacak hükümleri sayılmış ve bu durumlara ilişkin olarak 3194 sayılı İmar Kanunun ve Yönetmelik hükümlerinin uygulanacağı tekrarlanmış, hatta 2-e) maddesine göre sözleşmesi yapılmış, ancak karar tarihinden önce yapı ruhsatı alınmamış işlerde bile ruhsat işlemlerinin 3194 sayılı kanuna göre yapılacağı” yinelenmiştir. Böylece yaklaşık bir yıllık bir sürecin sonunda tüm uygulamalar eski hukuki çerçeveye yeniden oturmuş, mevcut zaman aralığı da yaşanan yetki gerilimine yeni bir örnek niteliğini korumuştur. SONUÇGelişmekte olan ülkelerin hemen tümünde görüldüğü üzere ilk zenginliklerin “toprak”dan olması, toprakla ilgili çok önemli bir alanı; “imar”ı önemli ve hep güncel kılmaktadır. Bu yolda Anayasa Mahkemesine bugüne kadar düşen görev yerine getirilmiş ve zaman zaman radikal bulunabilecek müdahaleler yapılabilmiştir. İmar konularının bu kadar yoğun şekilde “Anayasaya aykırılık” iddiasına konu edilmesi, kuşkusuz sürdürülmekte olan popülist rant dağıtım sisteminin uzantısı olmasından kaynaklanmaktadır. Bu hususta temel önlem olmak üzere, kentsel rantın kamuya aidiyeti konusunda yeni formüllendirmeler aranması gereği kabul edilmelidir. Bu açıdan bugüne kadar yayınlanmış olan Anayasa Mahkemesi kararları, imar konusunda karar içeriğinde ve karşıoy yazılarında beliren en üst düzey hukuki bakış açılarını içermekte ve bu derinliği ile, hukukun tüm aykırı görüşlere “Anayasa” çerçevesini aşmamak koşuluyla açmış olduğu derin bir pencere görünümü taşımaktadır. Bu görünüm gelecekte imar uygulamalarının daha sağlıklı gerçekleştirilmesi ve daha az yargı konusu yapılması yolunda umut vaad ettiği gibi, aynı temenni siyasal karar mercilerince imar rantları ile sosyal adaleti zedelemesinin önlenmesi boyutunda da –belki güç ve geç ama- olanaklı gibi algılanan bir yol sunabilir. Aynı zamanda imar müdahalelerinin hukuksal çerçevesinin de sağlıklı ve güçlü hukuki temellere dayanan ve güvenilir bir yapıda kurgulanması ve uygulanması gerekmektedir. [1] Ümit Hassan, İbn Haldun’un Metodu ve Siyaset Teorisi, A.Ü.SBF No.405, Sevinç Matbaası, Ankara, 1977, s.256-257 [2] H.G.Bilgen, G.B.Özcan: İmar ve Şehir Planlama Mevzuatının Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarlığına ve Şehir Planlamasına Etkileri, TBMM Kültür, Sanat ve Yayın Kurulu Yayınları:40, Ankara, 1989, s.1-20 [3] Atilla Yücel, “Cumhuriyet Dönemi İstanbul’unda İmar ve Modernleşme”, Görüş 28, İst., 1996, s.35 [4] Mustafa Erdoğan, “Türkiye’de Siyasal Sistem ve Demokrasi”, Yeni Türkiye.17, Türk Demokrasisi Özel Sayısı, Y.3, S.17, Eylül-Ekim 1997, Ankara, s.57 [5] Bakır Çağlar, “Anayasa Mahkemesi Kararlarında Demokrasi”, Anayasa Yargısı 7, Ankara, 1990, s. 61-62 [6] Bakır Çağlar, a.g.m. s 107-123
|
| İçindekiler |