Azınlık vakıflarına sınırsız güç vermek amacıyla, eşitlik görüntüsü altında eski ve yeni vakıf statülerinin eşitlenmesi son derece zararlı, hukuk dışı ve tehlikelidir. Bir defa, eski vakıflar, ayrı bir hukuk sistemi içerisinde çok farklı bir felsefeye dayalı olarak farklı bir hukuksal bünyeye sahip oldukları için, Medeni Kanuna tabi vakıflarla aynı statüye sahip kılınamazlar. Bu mümkün ve doğru olsaydı, zaten Cumhuriyeti kuranlar bunu yaparlardı.

 

Ne Osmanlı'daki Şeriat Hukuku Cumhuriyet idaresince tanınmış, ne de O hukuk içerisinde oluşan gayrımüslüm tebaya ilişkin Millet Sistemi "cemaat-azınlık" kavramı çerçevesinde Türk Ulusuna Sevr ve Lozan'da dayatılmasına rağmen Türk Ulusu tarafından kabul edilmemiştir. Sadece Lozan'da, gayrımüslüm azınlıklara aralarında bunların vakıflarının da bulunduğu bazı konulara ilişkin haklar anlaşmadaki çerçevede tanınmıştır. Hatta bu iki kurumun karışmasını önlemek için de, Medeni Kanunda vakıf değil, tesis terimini tercih edilmiş, ne var ki 1967 yılında 903 ,sayılı kanunla tekrar vakıf terimi Medeni Kanuna ikame edilmiştir.

 

Devlet, bu yükümlülüğünün Vakıflara ilişkin kısmını, Müslüman vakıflarıyla eşit şartlarda olmak üzere ve mümkün mertebe yeni hukuk sistemiyle uyumlaştırarak, tam 9 yıllık bir çalışma sonucunda 1935 yılında 2762 sayılı kanunla yerine getirmiştir. Bir düzeltme olacaksa, bu kanunda yapılmalıdır. Ayrı bir kanun yapmak bahanesiyle eski ve yeni vakıf kurumlarına ortak statü sağlanması, kamu düzenine ve giderek de Milli Güvenliğe ilişkin çok ciddi sakıncaların ortaya çıkmasına yol açabilecektir.

 

Öneri:Medeni Kanunun yürürlüğü(4 Ekim 1926) tarihinden önce kurulan vakıflarla, Medeni Kanunda düzenlenen vakıf statüsü kesinlikle birbirine karıştırılmamalı, bu son kanundan Medeni Kanuna tabi vakıflarla ilgili düzenlemeler çıkartılmalı, eğer Medeni Kanuna tabi vakıflarla ilgili  mutlaka bir düzenleme yapılacaksa, bu da Medeni Kanunda yapılmalıdır. Böylece, istisnai vakıflarla olağan vakıflar ayrımı mutlaka korunmalıdır. Aksi halde, belli bir ırk veya cemaat lehine yahut kamu düzeni ve Milli Güvenliğe aykırı vakıf kurulmasını yasaklayan Medeni Kanunu 101/IV hükmü, anlamsızlaşır ve zımnen yürürlükten kalkar.

 

Yabancıların Türkiye'de vakıf kurmaları konusu ise, ülke ve bölge şartları ile uluslar arası hukukun imkanları gözetilerek, kamu düzeni ve milli güvenliğin korunması açısından  mutlaka anlamlı sınırlandırmaları yapılarak düzenlenmelidir. Yasada, bu çok önemli ve yaşamsal değere sahip konu, bazı anlamsız ve göstermelik cümlelerle geçiştirilmektedir.

 

2-Vakıfların şube açmaları konusunda Devletin hiçbir sınırlama yapamaması yasal güvenceye kavuşturulmaktadır(5. madde). Bir yandan yabancılara vakıf kurdurulma ve vakıfları yönetme imkanı yasal dayanağa kavuşturulurken, öbür taraftan da şube adı altında dernekler gibi sınırsız şube-temsilcilik açma imkanı sağlanması, Türkiye'yi tam bir din savaşları(tarikatlar ve misyoner örgütleri) ve ideolojik savaş(ideolojik derneklerin bir de vakıf adı altında örgütlenmeleri-ideolojik temelli partilerin resmi parti örgütlerinin yanı sıra her mahalle ve hatta sokağa bir de vakıf şubesi adı altında birim açmaları suretiyle)alanı haline getirecek, bunun denetim altında tutulması da mümkün olamayacaktır.

 

Çok yakın gelecekte bu düzenleme, kamu düzeni ve Milli Güvenlik açısından oldukça tehlikeli sonuçların doğmasını sağlayabilecektir. Esasen şube kavramı, kişi topluluğu olan dernek tüzel kişiliğine ilişkindir ve bir mal topluluğu olan vakıf tüzel kişiliğinde bu kavramın yeri yoktur. Yasada şube konusun yer alması temelden yanlıştır, bu şekilde yer alması ise kamu düzeni ve milli güvenlik açısından son derece sakıncalıdır.

 

3-Gayrımüslüm Cemaatlere ilişkin vakıfların gerek yöneticilerinin, gerekse de bu yöneticileri seçecek olanların Türk Vatandaşı olma şartının getirilmemesi, son derece yanlıştır. Çünkü aynı maddede yeni vakıfların yöneticilerinden Türk vatandaşı olmayanlara ilişkin sınırlama getirilirken, cemaat vakıflarında bu konudan hiç söz edilmemesi, kesinlikle genişletici yoruma yol açar ve Türkiye bu cemaatlerin bütün dünyaya yayılmış mensuplarının faaliyet alanı haline kolayca dönüşür.Bunun, Lozan'ı da Medeni Kanunu da aşan, son derece riskli bir sonuç olacağı açıktır.

 

Yeni vakıf organlarında yabancıların yer alması, ancak bu kanunla yasal dayanağa kavuşmaktadır. Şimdiye kadar bu mümkün olamamaktaydı. Fakat güya getirilen  sınırlamalar yetersizdir ve göstermeliktir. Türkiye'de yerleşik olmak, ikamet izni almak anlamına gelmektedir. Bu, özellikle batı ülkelerinden her yabancının kolayca elde edebileceği bir izindir. Buna en azından 5 veya 10 yıl gibi bir süre şartı konmamıştır: Türkiye'de ….. yıldır yerleşik olmak gibi.Madde bu haliyle Milli Güvenlik ve Kamu düzeni açısından oldukça risklidir.

 

4-Cemaat(azınlık) Vakıfları, diğer eski vakıflardan ayrılmakta, tamamen kayırmacı bir statüye kavuşturulmakta ve tıpkı devlet tüzel kişiliği gibi sona ermesi imkansız hale getirilmektedir. Böylece, Devlet içinde Devlet oluşturulmaktadır(m.7). Mal edinmeleri bakımından hiçbir sınırlamaya tabi olmamakta(m.12) ve Yurt içi veya Uluslar arası yardım bakımından da hiçbir sınırlamaya tabi olmaksızın yardım alabilmeleri imkanı getirilmekte(.m25);iktisadi işletme ve şirket kurabilmeleri de aynı şekilde mümkün hale getirilmektedir(m.26).

 

Yani bu vakıfların istisnailikten çıkartılıp, olağan vakıfların da ötesinde  birer ejderhaya dönüştürülmelerinin bütün hukuksal alt yapısı hazırlanmaktadır. Lozan anlaşmasının kısıtlayıcı hükümleri fiilen anlamsızlaştırılmakta, Milli Güvenlik çok ciddi risk altına atılmaktadır.

 

5-Yukarıda "4"'te anlatılan hususlar, yabancıların kurduğu ve/veya yönetiminde - her ne kadar çoğunluk oluşturmamak şartı aranmış olsa da- yabancıların da yer aldığı diğer vakıflar bakımından da geçerlidir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 16. maddesindeki imkana rağmen bu tür vakıfların siyasal nitelikli amaç güdememesi ve  faaliyette bulunmalarının sınırlanmamış olması son derece sakıncalı ve tehlikelidir. Ayrıca, bütün vakıflar bakımından yurt dışı yardım imkanı hiçbir sınırlamaya bağlı olmaksızın getirildiğine göre, aynı şekilde siyasal amaç güdememe, siyasal nitelikli faaliyette bulunamama dış yardım alan her türlü vakıf açısından getirilmelidir. Kaldı ki, bu yolla partilerin dış yardım alamamalarına ilişkin Anayasa Hükmü de(Anayasa, m. 89) kolaylıkla dolanılabilecektir.

            

 

 

ÖZET OLARAK

 

Yeni Vakıflar Kanunu, sadece azınlık vakıflarına ilişkin hükümleri bakımından değil, yeni vakıflara ilişkin hükümleri bakımından da kamu düzenini ve Milli Güvenliği bozucu -dolayısıyla Anayasanın başlangıç, 2., 5., 10. ve 36. maddeleri gibi hükümlerine de aykırı olarak-çok ciddi sakıncalar taşımakta; Türkiye'yi  "Soros"  tipi fonların etkisine açmanın hukuksal zeminini sağlamaktadır.

 

 

                                                                                           DENETDE

                                                             DEVLET DENETİM ELEMANLARI DERNEĞİ                                           

 

 Ana Sayfa