|
20.03.2005
BASIN AÇIKLAMASI
Öncelikle, ÇANAKKALE
ZAFERİNİN 90. Yıldönümü vesilesiyle, bu Vatanda özgürce yaşamamızın
bedelini kanlarıyla ödeyen aziz şehitlerimizi, gazilerimizi ve
Anafartalar kahramanı Gazi M.Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşlarını
rahmet ve minnetle anıyoruz.
EKONOMİDE
TEHLİKELİ GİDİŞATA DİKKAT!
Değerli Basın
Mensupları,
Ekonomiye disiplin
getirilmesi ve Türk Lirasına itibar kazandırılması konusundaki
Hükümetin gayretlerini yakından izliyoruz. Ancak, reel faizin
düşürülmesi ve bütçe açıklarının yatırımların kısılmadan sağlanması
konusunda aynı başarının neden gösterilemediğini de merak ediyoruz.
Dolara, diğer
ülkelerdeki yıllık faizin 5 katının verilmesi ne demektir, bu durum
daha ne kadar devam ettirilecektir? Hiçbir ekonominin yıllık 38 milyar
$ faiz ödemesini sürdürmesi ve buna dayanması mümkün değildir. Haçlı
seferleri ve Moğol istilasından sonra Türkiye 3. kez sömürülmektedir.
Net borç ödeyicisi olarak yıllık 40 milyar $’a varan faiz ödenmesinin
anlamı, ülkemizin faizle soyulması demektir. Bu, olayın ilk yönüdür.
İkinci yönü;
tamamen yabancı menşeli, kaynağı belirsiz döviz (sıcak para)
girişidir. Buna; arazi, arsa, yazlık v.b. gayrimenkulleri ve rekabetçi
yerli işletmeleri yabancılar satın alıyor diye, İMKB’da Türk menkul
değerlerini ve Hazine kağıtlarını yabancılar devralıyor diye
sevinenler olabilir! Ekonomik çoğaltan etkisi sıfır olan bu tip
sermaye ve yabancılaşma bir tarafa, belli güçlerce yönlendirilen düşük
döviz kurları vasıtasıyla yerli sanayimiz ile istihdam için tehlikeli
ve geri dönülemez bir yıkım yaşanmaktadır. İhracatı artırmaya yönelik
alınan önlemler konusundaki gayretleri olumlu bulurken, Gümrük
İdarelerinin bu önlemleri uygulamadaki yetersizliklerinin
giderilmesinin gerekmektedir. Bilhassa ithalatta alınan önlemler,
tarife dışı engeller uygulanması açısından Dış Ticaret ve Gümrük
İdarelerinin koordinesinin kaçınılmazlığı aşikardır.
Düşük döviz kurunun,
yabancı malların iç talebini teşvik etmesi bir yana; büyük boyutlara
varan düşük faturalı ve beyan dışı ithalatların engellenmemesi
nedeniyle kayıtdışılık artmaktadır. Özellikle döviz kurunun düşüklüğü
nedeniyle sanayicilerin, ham ve yarı mamul ihtiyaçlarını yurt dışından
karşılama yolunu seçmelerinden, ülkemizde iç daralma nedeniyle
işsizlik ve durgunluk had safhaya varmıştır. Bu gidişata acil ve köklü
önlemler alınmadığı takdirde, daha önce yüksek faiz ve yüksek kur
artışlarıyla yaşanan ekonomik yıkım; iç talebin yapısal
olarak yok olması ve yerli sanayii iflaslarıyla ortaya çıkacak
deflasyonun da etkisiyle, ikinci kez ve daha ölümcül olarak
yaşanacaktır. Bu kez zaten gelir ve harcama gücünü kaybetmiş
halkın yanında, özellikle imalat sanayi işletmeleri, yani yerli sanayi
yıkılacaktır. Bu tehlike görülmeli ve dış dünyadan gelen övgülere (!)
aldırmadan gerekli tedbirler alınmalıdır.
Bize tek çare gibi
sunulmaya çalışılan, yatırım ve istihdam artışlarını, AB havasıyla
gelecek yabancı sermayeden bekleme saflığı ise terk edilmelidir.
Ekonomi dışı önyargılarla, hiçbir zaman Güney Kore, İrlanda, İngiltere
veya İspanya’ya gösterdiği ilgiyi ülkemize göstermeyecek olan yabancı
sermaye, Türkiye gibi büyük bir ekonomide zaten önemli bir yer
tutmayacaktır. Gelen yabancı sermaye ise, sadece kurulu ve kârlı
işletmeleri satın alan ya da faiz rantı için gelen sıcak paradan
ibarettir.
Önemli bir konu da;
belli odaklara diyet ödeme görünümü veren, stratejik ve tekel
konumundaki kamu teşebbüslerinin yok pahasına satılmasıdır. Kârlı
olup, Türkiye’de alternatifi olmayan Erdemir, Telekom, Tüpraş gibi
kuruluşların satışının yeterli gerekçeleri yoktur. Bunlar ülkenin ve
ekonominin can damarıdır. Buradan uyarıyoruz; dünyada rakip
stratejik ülke ve sermaye grupları sebebiyle, alanında dünyanın
büyük şirketi arasında olan ve zaten özerk olarak yönetilen Erdemir
de, Tüpraş gibi iptaller v.b. nedenlerle satılamayacak; satılsa da
ülkede tekel durumundaki milyarlarca dolarlık bir kuruluş yok pahasına
gidecektir.
HÜKÜMET,
YOLSUZLUKLAR KONUSUNDA YOL AYRIMINDA !
Değerli
Basın Mensupları,
Yolsuzluklarla
mücadele söylemi, Kasım 2002 seçimlerinin ana temalarından ve AK
PARTİ’nin oy alma nedenlerinden biri olmuştur. TBMM’nin konuya
eğilmesi ve bir yolsuzluk araştırma komisyonu kurulması, toplumda
yolsuzlukla mücadele konusunda hükümetin kararlılığı olarak
algılanmıştır. Ancak, son zamanlarda yolsuzlukla mücadele konusunda
baştaki azim ve kararlılığın olmadığı şeklinde genel bir kanaat
oluşmaktadır. Ortaya çıkarılan bir takım yolsuzlukların organizasyon
modeline bakıldığında; bürokrat-siyasetçi-iş adamı ilişkileri
çerçevesinde ve bunlar arasındaki anlaşmanın güvenliğini sağlayan
mafyanın varlığı, yeniden çeteleşme sürecine girildiğini
göstermektedir.
Son 5 yılda çok ciddi
yolsuzluk operasyonları yapılmasına ve bir şekilde toplumda saygınlık
kazanmış ünlü kişilerin ibret olacak bir şekilde adalet ve kamuoyu
önünde mahkum edilmelerine rağmen, kısa bir duraklamadan sonra
çeteleşme sürecine tekrar girilmesi, üzerinde çokça düşünülmesi
gereken bir durumdur. Konu oldukça ciddidir ve derinliği ile
yaygınlığı toplumu tehdit etmektedir.
Çeteleşmeyi teşvik
eden unsurlar nelerdir? Yolsuzluklar büyük oranda ortaya çıkarıldığı
ve Kanunlar işletildiği halde, çeteleşmeye meyilli unsurlar hangi
dinamiklerle hareket etmektedirler? Tüm bunların geçmişteki acı
deneyimler çerçevesinde milli güvenlik açısından ele alınmasının
kaçınılmazlığını göstermektedir.
Ülkemiz kritik bir
süreçten geçerken, kasıt olmadığına inandığımız bir şekilde, teftiş ve
denetim kurullarının kaldırılması gündeme getirilmiştir. Her ne kadar
Denetim Elemanları, görevlerine büyük bir özveri ile devam etmişlerse
de yolsuzluk ekonomisinin bu durumdan oldukça yararlandığı ve
cesaretlendiğini düşünmekteyiz. Hükümetin kamu reformu kapsamındaki
teftiş ve denetim birimlerine yaklaşımı, organize suç örgütlerinin
yeniden toparlanma sürecine katkıda bulunmuştur. Tekrar artma trendine
giren yolsuzlukları önlemek için, Teftiş ve denetim kurullarının etkin
çalışması ve fonksiyonel bağımsızlıklarının sağlanması en iyi ve
masrafsız çözüm yoludur.
EN BÜYÜK YOLSUZLUK
ALANI: ÖZELLEŞTİRME !
Değerli Basın
Mensupları,
Yolsuzluklar toplumu
kemiren ve çürüten eylemlerdir. Kamu kaynaklarının etkin
kullanılmamasından tutun, rüşvet ve zimmete kadar fiiller yolsuzluk
olarak algılanmalıdır. Bilindiği gibi 1986 yılında kabul edilen
İngiliz Morgan Bank tarafından hazırlanan Özelleştirme Ana Planı
doğrultusunda, bu yıldan itibaren devletin ekonomiden çekilmesi
benimsenmiştir. Bu amacın gerçekleştirilebilmesi için KİT’ler
özellikle zarar ettirilmiş ve tek tek yok pahasına elden çıkarılmaya
başlanmıştır. Üretim tesisleri büyük oranda tasfiye edilmiştir. Sıra
hakların ve hizmetlerin özelleştirilmesine gelmiştir. Özelleştirmeden
bu güne kadar 9 milyar 504 milyon YTL gelir elde edilmiş, bu gelir
büyük oranda özelleştirme masraflarına harcanmıştır. Özelleştirme
giderleri 9 milyar 235 milyon YTL’dir. Dolayısıyla özelleştirmeden
kayda değer bir gelir elde edilememiştir. Özelleştirilen üretim
tesislerinin tamamına yakını kapanmıştır.
Yaklaşık 20 yıllık
özelleştirme uygulamalarında kamu kaynakları yerli/yabancı özel
sektöre aktarılırken plansız, programsız neredeyse talan mantığıyla
hareket edildiği görülmektedir. Yolsuzluk, haksız kazanç elde etmek
için usulsüz işlemler yapmak olduğuna göre, özelleştirme yoluyla
toplumun bir kesimine kaynak aktarılması sırasında yapılanlar EN BÜYÜK
YOLSUZLUĞU oluşturmuştur. Başta banka özelleştirmeleri olmak üzere
kamu kuruluşlarının özelleştirmesinde yapılan yolsuzluklar ile bu
kuruluşların üretimden çekilmesi ve yerine ikame tesislerin
kurulamaması nedeniyle katlanılmak zorunda kalınan kayıpların
maliyetleri yüz milyarlarca dolara ulaşmıştır.
Özelleştirme
kapsamında halen 29 adet kamu teşebbüsü, 6 otoyol, 2 köprü (FSM,
Boğaziçi), 29 elektrik üretim tesisi, 6 adet liman ve birçok
gayrimenkul (Emekli Sandığı otelleri dahil) bulunmaktadır. Dikkat
çekici bir konu: Özelleştirme kapsamındaki kuruluşların Teftiş
Kurulları dağıtıldığından denetimleri yapılmamaktadır. Bu kuruluşlarda
büyük yolsuzluklar yapıldığına dair Derneğimize ciddi duyumlar
ulaşmaktadır.
Özelleştirme yoluyla
kamuya ait çok önemli ve stratejik sanayi tesisleri tasfiye
edilmektedir. Etibank’a ait Ferrokrom, Çinko, Kurşun ve Bakır
tesisleri, özelleştirildikten sonra kapanmıştır. Buna karşılık bu
madenlerde ham cevher üretimi devam ederken mamul ürünleri ithal eder
hale gelinmiştir. Bu dışa bağımlılığın artırılması anlamına
gelmektedir. Özelleştirme tasfiyeye yönelmiştir.
MAAŞLARA ARACILIK
KARŞILIĞI BANKALARDAN ALINAN PARALAR NE OLUYOR?
Değerli Basın
Mensupları,
Bilindiği gibi kamu
kurum ve kuruluşları maaş ve ücret ödemelerini bankalar kanalıyla
yapmaktadırlar. Bu ödemeler yıllık 32 katrilyon liraya ulaşmaktadır.
Bankalar, kurumların maaş ödemelerini kendileri kanalıyla yapması için
kurumlara belli bir komisyon ödemektedirler. Bu ödemeler, maaş ödeten
müşteri kurum yöneticilerinin tercihlerine göre banka kaynaklarının
yönlendirilmesi şeklinde olmaktadır. Harcamalar banka kayıtlarına
yansımakla birlikte, harcamayı yaptıran müşteri kurumların kayıtlarına
yansıtılmamaktadır. Müşteri kurumların bazılarında, bu kaynaklar makam
aracı, demirbaş alımı vb. harcamalar yapılması yanında örtülü ödenek
gibi de kullanılmaktadır. Müşteri kurum yöneticilerinin insiyatifine
bağlı olan bu durum, yeni bir yolsuzluk alanı olarak karşımıza
çıkmaktadır ve yaklaşık 1 katrilyon liralık meblağ söz konusudur.
Buradan Hükümeti, bütçe dışı olan ve kayda girmeyen harcama kaleminin
suistimalinin önlenmesi için gerekli tedbirleri almaya çağırıyoruz.
MERKEZ BANKASI,
HAZİNE’YE GİDECEK KÂRI NERELERE HARCIYOR?
Değerli
Basın Mensupları,
Merkez Bankasının,
fiyat istikrarını sağlamada ülkenin ekonomik ihtiyaçlarına ve devlete
karşı bağımsız, ancak bazı uluslararası kuruluşlar ile uluslararası
finans çevrelerine ne derece bağımlı olduğunun sorgulandığı bir
dönemde biz bu tartışmaya girmeyeceğiz. Ancak, 2005 Ağustos’da
yapılacak yurtdışı atamalarının 2005 Mart ayında yapılması, asli
kadroda dahi olmayan sözleşmeli “Bilgisayar Sistem Uzmanı”, “Avukat”
gibi elemanların işçi dövizleri, finansman işlemleri gibi dış
Temsilciliklere tayin edilmeleri, Tokyo’da resim sergisi açılarak,
sanat faaliyetleri adı altında, Hazine’ye aktarılacak kârın nasıl
harcanarak yok edildiği, Derneğimize iletilmiştir.
Diğer taraftan,
1988’de Bankadan aktarılan paralarla kurulan TCMB Sosyal Güvenlik
Yardım Sandığı Vakfı’nın, çalışırken 2 milyar TL alan bir Memur’a,
Emekli Sandığı maaşına ilaveten her ay 5 milyar TL ek emekli maaşı
ödemesi, kamuoyunda hayretle karşılanmaktadır. Merkez Bankası Sosyal
Güvenlik Yardım Vakfı yöneticileri bu başarılarının sırlarını diğer
kamu kuruluşlarının vakıfları yöneticileri ile paylaşırlar mı?
Hazine işlemleri
üzerinden hiçbir riske girmeden elde edilen kaynakların gerçek bir kâr
olmadığı ve Hazine’ye aktarılarak bütçeye kaynak olarak girmesi
gerekirken nerelere nasıl harcandığını dikkatlerinize sunuyoruz!
Devlet, Hazine bunun denetlemesini yapmıyor mu? Üzülerek ifade etmek
gerekirse DENETDE olarak, geçtiğimiz yıllarda da belirttiğimiz gibi
Merkez bankası üzerinde hiçbir kamusal denetim yapılmamaktadır.
FİNANSAL HİZMETLER
KANUN TASARISI İLE NE YAPILMAK İSTENİYOR?
Değerli
Basın Mensupları,
Finans sektörünü
düzenleyecek kanun tasarısında, bir taraftan bankaların yabancıların
eline geçmesine sınır konmazken, diğer taraftan Bankalar Yeminli
Murakıplarının yok edilmeye çalışılması ve bankaların denetiminin
yabancı denetim şirketlerine havale edilmesi, gelecekte ülkenin
bağımsızlığına malolacak çok tehlikeli gelişmelere yol açacaktır.
Geleceğimizi karartan ve devletin tüm politikalarını ipotek altına
girmesine sebep olan ve zararları 80 milyar doları geçen, elkonan
bankaların kriz öncesi bağımsız denetimlerinin yabancı isimli ve
ortaklı denetim şirketleri tarafından yapılmış olduğunu önemle
hatırlatıyoruz. Worldcom, Enron, Parmalat vb. uluslararası firmalarda
ortaya çıkan yolsuzluklarda, denetim firmalarının katkıları nedeniyle
dış denetimden ümit kesilerek, daha etkin iç denetimin nasıl
yapılacağının tartışıldığı bir süreçten geçmekteyiz. Sanki dünya bu
süreci yaşamıyormuş gibi, ülkemizde yabancı denetim firmalarının
faaliyet alanlarının genişletilmesi, bankacılık gibi hayati önemi olan
bir sektörün şaibeli firmaların insafına bırakılması kabul edilemez.
Bunun yanında kamu oyunda halen tartışılan ama bizce tartışılmaya bile
gerek olmayan bankalar yasasında yapılmak istenen ve TMSF tarafından
mali durumu bozulan bankalara el konulması yolunun açık tutulması
yönünde yapılacak düzenleme, bundan sonraki ekonomik ve mali krizlere
sebep olacaktır.
MOTOROLA- TMSF
ANLAŞMAZLIĞININ HAZİNE’YE FATURASI?
Değerli
Basın Mensupları,
Bilindiği üzere,
Telsim’e elkonmadan önce, Motorola firması alacakları için yurtdışında
4 milyar dolara varan dava açmış ve çoğunluğunu kazanmıştı. Ancak,
Motorola tarafından bu dava konusu alacaklarının sulh yoluyla
ödenmesi konusunda TMSF’ye geçen Telsim’e bir teklif yapıldığı, birkaç
yüz milyon dolar gibi bir bedelin ödenmesi karşılığında davalardan
vazgeçeceğini belirtmesine rağmen, konu TMSF tarafından karara
bağlanmadığı ve sonuçlandırılmadığı için, Hazine nasıl olsa
bankalardaki sendikasyon kredilerinde olduğu gibi öder diye Motorola,
TMSF aleyhine Newyork’da Dünya Bankası bünyesindeki “Uluslar arası
Yatırım Uyuşmazlıkları Çözüm Merkezine” Türkiye Cumhuriyeti Devleti
alehine başvurulduğu öğrenilmiştir. Dünya Bankası tarafından ülkemize
açılan kredilerin uyuşmazlığın çözümünde baskı unsuru olarak
kullanılacağı düşünülmektedir.
SAĞLIK SEKTÖRÜNDEKİ
SAĞLIKSIZ GELİŞMELER
Değerli
Basın Mensupları,
Ülkemizin ilaç
giderleri hızla artmaktadır. Türk ilaç pazarı dünyanın en hızlı
büyüyen 2. pazarı konumundadır. Bu büyüme ihtiyaçtan mı, yoksa yanlış
politikalardan mı kayaklanmaktadır?
Ülkemizin 2002
yılındaki ilaç harcamaları 3 milyar ABD Doları iken, 2003 yılında %
40’lık büyüme ile 4.2 milyar ABD Dolarına yükselmiştir. 2004 yılında
ise yaklaşık 6 milyar ABD Doları olacağı beklenmektedir.
İlaçta dışa
bağımlılığımız artarak devam etmektedir. İlaç piyasamızın yaklaşık %
60’ını (ciro olarak) yabancı şirketler kontrol etmektedir.
İhracatımızın ithalatı karşılama oranı % 9’dur.
Yerli üreticiler
sürekli gerilerken, yabancı şirketler bundan yararlanarak, yerli
üretici firmaları hızla satın alarak bunların yerini alacaklardır.
Tıbbi cihaz ve
malzemelerde de durum farklı değildir. Neşter ve benzeri
operasyonlarda da görüldüğü gibi, sektördeki yolsuzluk serbestleşme
ile artma trendine girmiştir. Sektördeki yolsuzluklar, ruhsatlandırma
-firma-gümrük üçgeninde cereyan etmektedir. Sektördeki en büyük tek
alıcı konumunda olan devlet, piyasayı belirleme fonksiyonunu yerine
getirememekte, bu fonksiyon, yabancı ilaç ve tıbbi cihaz-malzeme
şirketleri tarafından kullanılmaktadır. Sağlık hizmetlerinin
serbestleştirilmesi oranında devletin denetim ve kontrolü artırılması
gerekirken, bu yapılamamaktadır.
Kamunun özel sağlık
sektöründen sağlık hizmeti alması uygulamasının yaygınlaşmasını
müteakip, kurumlarda yeterli denetim yaptırılmaması sonucu, yakında
büyük miktarlı hayali sağlık fatura yolsuzlukları literatürümüzde
yerini alacaktır.
Hekimlerimizin ve
diğer sağlık personelinin özlük haklarında kalıcı iyileştirmeler
yapılmasını zaruri görmekle birlikte, devlet hastanelerinde uygulamaya
konulan performansa dayalı ücret uygulaması, başladığından bu yana
yaklaşık 1,5 katrilyon TL ödeme yapılmasına karşılık sorunu çözemediği
gibi daha da artmasına neden olmuş, hastanelerde hekimler arası,
hekim-yardımcı sağlık personeli arasındaki ekip çalışmasını bozmuş,
personeli birbirine hasım haline getirmiş, kişisel çıkar duygularını
daha da arttırmıştır. Hasta hekim ilişkilerinde güven bunalımına neden
olmuş, özel muayenehane sorununu çözememiştir. Uygulama öncesindeki
hasta memnuniyeti ile uygulama sonrasındaki hasta memnuniyeti de
değişmemiştir. Hekimin denetimi hastaya havale edilerek, “hasta iyi
doktoru tercih eder” anlayışıyla, liberal piyasa söylemi olan “kalite
kendisini pazarlar” kuralı örtüştürülmeye çalışılmaktadır. Devlet
hastanelerindeki bu olumsuz uygulama, döner sermayeleri, dönmez konuma
getirmektedir.
Çözüm sağlıkla ilgili yasa tüzük ve yönetmeliklerin
ödün verilmeden uygulanması ve etkin denetiminin sağlanmasında
yatmaktadır.
DEĞERLENDİRME VE
ÇAĞRIMIZ
Değerli Basın
Mensupları,
Yolsuzluklar büyük
oranda ortaya çıkarılmakta, aktörleri kısmen cezalandırılmaktadır.
Ancak, yolsuzluk olgusu tartışılmamaktadır. Örneğin son enerji
yolsuzluğunda, yolsuzluğa karışanlar tutuklanmış ve yargılanmaya
başlanmıştır. Konu birkaç gün, yolsuzluğa karışanların kimliği
çerçevesinde gündemde kalmış ve unutulmuştur. Oysa, bu yolsuzluğun
yöntemi, sistemi, önleyici tedbirlerinin ne olacağı gibi hususlar hiç
tartışılmamıştır. İlginç bir şekilde kamuoyumuz yolsuzluğu yapanlarla
ilgilenmekte, yolsuzluk olgusunu ise kanıksamış gözükmektedir. Oysa
devleti yöneten organlar, olaylara kamuoyu hassasiyeti ile
yaklaşamazlar. Devlet süreklilik arz eden bir kurumdur ve ilelebet var
olacaktır. Yolsuzluklar devleti kemiren, içten çökerten marazi yapılar
olduğuna göre, devlet yapısının sağlam kalabilmesi için yolsuzlukların
bünyeden atılması gerekmektedir. Bunun için tedbir almak, başta
siyaset kurumu olmak üzere tüm kurumların görevidir.
Yolsuzluğun sosyal ve
moral maliyeti çoğu zaman ekonomik maliyetinin üstündedir. Ancak, her
bir yolsuzluk, tüm vatandaşlara mali yük olarak geri dönmektedir. Yani
küçük ve ahlaksız bir azınlık, geriye kalan tüm toplumun hakkını gasp
etmektedir. Yolsuzluk tüm vatandaşları doğrudan ilgilendiren bir
olgudur. Yolsuzluklarla mücadele denetim birimlerinin asli görevidir.
Ancak, bunda başarılı olabilmek için yolsuzlukla mücadelenin bir
süreçler yönetimi olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir.
Bu süreçlerden
birincisi, yolsuzluk karşıtı bir kültürün oluşturulmasıdır. Fertler
yolsuzlukla elde edeceği kazancın haksız olduğunun şuurunda olmalıdır.
Yolsuzluğu engelleyecek en önemli unsur budur. Kişinin polisi, kendi
vicdanıdır.
İkinci süreç,
toplumsal refleksler yolsuzluk yapanları dışlayıcı şekilde olmalıdır.
Zira yolsuzluğa karışanlar topluma ve toplumu oluşturan fertlere karşı
suç işlemişlerdir. Eğer bir toplumda yolsuzluk yapan, mali gücü vardır
diye, itibar görüyorsa, o toplumda hak ve hukukun egemen olması mümkün
değildir. Hak - Hukuk kavramını yitirmiş toplumlarda da yolsuzluklar
engellenemez.
Üçüncü süreç,
yolsuzlukların ortaya çıkarılması ve soruşturulmasıdır. Bu süreçte
denetim birimleri devreye girer.
Dördüncü süreç,
yolsuzluğa karışanların cezalandırılması ve verdikleri zararların
giderilmesidir. Burada yargılama ve zararın tazmini söz konusudur.
Bu dört süreç eş
zamanlı ve düzgün olarak çalışmalıdır ki, yolsuzlukla mücadele etkin
olsun. Herhangi bir süreçte görülecek bozulma tüm süreçleri olumsuz
etkilemektedir. Birinci ve ikinci süreçlerin etkin olduğu toplumlarda
denetim birimlerinin sayısal olarak azaltılması düşünülebilir. Tersine
bu süreçlerin olumsuz çalıştığı hak-hukuk kavramlarının zayıfladığı
toplumlarda üçüncü ve dördüncü süreçlerin daha da güçlendirilmesi
gerekmektedir.
Son zamanlarda da
açıkça görüldüğü üzere büyük yolsuzluklar bürokrasi – siyaset –işadamı
çgeni kurularak yapılmaktadır. Mafya, sistemin güvenliğini
sağlamaktadır. Yüksek bürokrasinin baskısı olmadan hiçbir büyük
boyutlu yolsuzluk yapılamaz. Korunmayan hiçbir bürokrat büyük
yolsuzluğa cesaret edemez. Yolsuzluğun bir tarafı mutlaka iş
dünyasıdır.
Yolsuzluğun
beslendiği en önemli kaynak kayıt dışı ekonomidir. Ülkemiz gerçekleri
ve denetim sisteminin yüksek bürokrasiye ve siyasete bağlı olması
dikkate alındığında tek başına denetim sisteminden yolsuzlukları
engellemesini beklemek büyük bir haksızlık olacaktır. Buna rağmen
denetim kurulları bürokrasi içerisinde en az yıpranan birimlerdir.
Yolsuzlukların ortaya çıkarılmasında oldukça başarılı çalışmalar
yapılmıştır. Yolsuzlukla mücadelede uzmanlaşmış kadrolar yok
sayılarak, yeni ve etkin bir denetim yapısının oluşturulması mümkün
değildir.
Bugüne kadar köklü
bir önleyici tedbir alınamayan ve yeniden artma trendine giren
yolsuzlukları önlemek için, Teftiş ve denetim birimlerinin etkin
çalışmasına yönelik olarak fonksiyonel bağımsızlıklarının sağlanması
ve denetim sistemindeki sorunların giderilmesi konusunda Hükümeti ve
diğer ilgilileri işbirliğine çağırıyoruz.
DEVLET DENETİM ELEMANLARI DERNEĞİ
(DENETDE)
|