BASIN BİLDİRİSİ
13.02.2008
 
2008/2

UYARI !

Küreselleşme rüzgarına paralel olarak, ülkemizin pek çok sektörü, giderek uluslararası kuruluş ve güçlerin kontrolü altına girmektedir.

Bankacılık, enerji, iletişim derken şimdi de sıra Vakıflar yasasına gelmiştir. Yapılan düzenleme ile, yabancı ülkelerin istihbarat örgütlerine ve amaçlarına bağlı, bir takım yabancı vakıfların, yurt içinde şube açmalarına ve denetimsiz faaliyetlerine engel vakıflar yasayası ortadan kaldırılarak yabancıların illegal faaliyetleri serbestleştirilmeye ve meşrulaştırılmaya  çalışılmaktadır.

Bu konuya, sadece yabancı ülkelerde kurulan vakıfların Türkiye'de şube açmaları açısından bakmak konunun eksik olarak ele alınması anlamına gelir. Oysa, vakıflarla ilgili düzenlemelere de son zamanlarda ülkemizde oluşan diğer gelişmeler ve değişikliklerle birlikte bakılması gerekmektedir.

Son yıllarda ülkemizde yaşanan ekonomik krizlerle birlikte, ulusal bankacılık, sigortacılık, enerji ve basın sektörünün giderek artan oranlarda yabancı kontrolüne kaydığı görülmektedir.

-Anılan sektörler, bir ülke için hayati öneme sahiptir:

Bu sektörlerin uluslararası şirketlerin denetimine geçmesi, doğal olarak, bu şirketlerin mensup olduğu Devletlerin ülkemiz üzerindeki siyasi - ekonomik kontrollerini de arttırdığı ve arttıracağı şüphesizdir.

Siyasi - ekonomik inisiyatifini tamamen kaybetmiş ülkelerde, ulusal - yerel savunma mekanizmaları, yasalarla kendilerine tanınan tepkileri gösterme eğilimi içine girerler.

Söz konusu yerel direnç güçleri, yargı kuruluşları, güvenlik güçleri, ilgili kamu kuruluşları, yasalarla kendilerine denetim görevi verilen devletin denetim kuruluşları, medya ve özel sektör ile kamuoyu denetimi sağlayacak olan gönüllü toplum teşekkülleridir.

2001 yılında yasalaştırılan  tahkim yasaları ile uluslararası ticari anlaşmalarda ulusal yargı neredeyse devre dışı bırakılmıştır.

Yürütülen denetim aleyhtarı faaliyetler  ve politikalarla devletin denetim kurumları da önemli ölçüde etkisizleştirilmiştir.

Yine ekonomik kriz bahane edilerek, ulusal bankacılık ve enerji sektörleri yoluyla Türk özel sektör kuruluşları felç edilmiş, sektörlerinde önemli paya sahip Türk şirketleri ve sermaye gurupları kendi ülkelerinde yabancılarla ortaklığa zorlanarak sektördeki payını önce paylaşmış daha sonra terk etmek zorunda bırakılmış, sonuçta gittikçe Türkiye piyasaları yabancı hakimiyetine terk edilmektedir.

Bu şekilde, en önemli ulusal direnç mekanizmaları ve kurumları giderek devre dışı bırakılmaktadır. Vakıflar yasasıyla getirilmek istenen değişiklikle, yabancı ülkelerde kurulan vakıfların Türkiye'de şube açmaları ve Türkiye'de kurulmuş vakıflarla ilişki ve işbirliğine girmelerine olanak tanımaktadır. 

Çıkarılan yasalar ve uygulanan politikalarla, yargı, özel sektör ve kuruluşları, devletin denetim organları nasıl etkisiz hale gelmekte ise, şimdi de yerel savunma mekanizmalarından olan Milli vasıflı Gönüllü Toplum Teşekkülleri, bu yolla işlevlerini yabancı sivil toplum örgütlerine, onların yurt içindeki şubelerine devretmiş olacaklardır.

Nasıl ki, ulusal şirketlerimiz, uluslararası şirketlerle rekabette yetersiz kalıyorsa, gönüllü  toplum örgütlerimizin güç ve potansiyelleri de, yurt dışındaki yabancı vakıflar ile rekabette yetersiz kalacaklardır.

Ekonominin yeterince güçlü olmadığı ülkemizde, sivil inisiyatif, hem kültürel alt yapısı hem de fon ve finansman kaynakları açısından yeterince gelişememiştir.

Yapılan düzenlemelerle, bankacılık ve enerji sektörünün kontrolünü (dolayısıyla ekonomik-siyasi inisiyatifi) uluslararası şirketlere bırakacak olan ülkemiz, son düzenleme ile de toplumsal inisiyatifi de uluslararası arenada faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerine yani vakıf ve derneklere bırakılarak, küresel  güçlerin ülkeleri yönetme biçimi olan “yönetişim”e geçilmiş olacaktır. Kamu reformu kapsamında geçtiğimiz 5 yıl içinde  reform yasaları hazırlanırken Soros’un Açık Toplum Enstitüsü  ile irtibatlı dernek ve vakıfların hazırlık ve karar süreçlerine dahil edilmesi bunun en yakın örneğidir.

Sonuç olarak, globalizm adı altında sürdürülen çağımızın sömürgecilik anlayışı, Milli direnç güçlerini birer birer elimine ederken, sömürgeciliğe dur diyecek olası toplumsal direnci de kontrolü altına almak istemektedir.

Uluslararası ilişkilerde mütekabiliyet ilkesinin ülkenin lehine yahut aleyhine işlemesinin, ülkelerin ekonomik ve siyasi gücüne bağlı olduğu bilinen bir gerçektir.

Azınlık vakıflarının denetiminden doğan sorunlarda bile, uluslararası baskıları göğüslemekte zorlanan ülkemiz, yabancı vakıfların denetiminden doğacak sorunlar karşısında, yeterli direnci gösteremeyecektir.

Diğer önemli bir tarafı da uluslararası bir takım baskılar karşısında, direnç göstermesi gereken yetkililerin; bu aşamada, yabancı vakıfların artan oranda, kontrolünü ele geçirdiği sivil inisiyatifi (toplumsal direnci) yanında mı? Yoksa karşısında mı? bulacağı konusudur.

Burada sormak gerekir; Ulusal toplumsal güç merkezleri birer birer felç edilirken Ülkemizin çıkarları, hangi argümanlar kullanılarak korunacaktır.

Diğer bir değişiklik konusu 1936 yılından beri uzun araştırma ve müzakerelerden sonra Lozan anlaşmasına göre azınlık sayılan Yahudi, Rum ve Ermenilere ait Azınlık Vakıflarına mülk edinme hakkı verilmemiştir. Yani Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Kurucusu Gazi M. Kemal ATATÜRK’ün sağlığından bu yana mülk edinme hakkı tanınmayan azınlık vakıflarına mülk edinme hakkı tanınmak suretiyle üniter yapıda olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Güvenliği ciddi biçimde tehlikeye atılmaktadır.

Fener Rum Ortodoks Patriği Bartelemous, Lozan’a ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre bulunduğu ilçenin müftüsünden hiçbir farkı yokken, yaptığı uluslar arası gezilerde Türkiye’ye insan hakları kisvesi altında dayatmalarda bulunan ülkelerce devlet başkanı protokolü uygulanması, patriğin kendisini ekümenik ilan etmesi, yine uluslararası seyahatlerde kendisine yabancılarca tahsis edilen uçağına tarihi Bizans bayrağı asılması, 2003 de Tapu Yasası'nın 35. maddesi değiştirilerek yabancı uyruklu gerçek kişilerin ve yabancı ülke yasalarına göre kurulmuş tüzel kişiliği olan ticari şirketlerin artık Türkiye'de mülk edinebilmesinin yolu açıldıktan sonra Yabancı Ülke Vatandaşlarının, toprak satın alma girişimleri, geçtiğimiz günlerde Lagendik’in “İstanbul’da AB’nin amaçları doğrultusunda düzenleme yaparsanız para veririz” sözleri, yine Yunan sermayesinin Türkiye’de Bankalar satın alması bu bankalarla hangi amaçların finanse edileceği göz önüne alındığında Batılı Devletler tarafından dayatılan Vakıflar Kanunundaki değişiklikler, niyetleri açıkça ortaya koymaktadır.

Avrupa Birliği içerisinde bulunan Yunanistan’da, Lozan’a göre azınlık sayılan Batı Trakya Türklerine ait vakıfların bırakın mülk edinmeyi vakıflarının yönetimini tayin etme hakkı ve hürriyeti bile tanınmazken hatta en önemli insan haklarından olan din hürriyeti bile tanımayarak kendi müftüsünü seçme hakkı bile verilmezken, İnsan ve İnsan hakları tanım ve değerlendirmeleri çifte standartlı olan Avrupa Birliği’nin bugün Türkiye’ye şantajcı bir yaklaşımla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin üniter yapısını yok etmeye yönelik uygulamalarıyla karşı karşıyayız.

Tüm bu düzenlemelere zamanlama açısından bakıldığında, ülkenin ekonomik, siyasi kontrolünün giderek artan oranda Uluslararası kuruluşların eline geçtiği döneme denk düşmesi, Ulusal bağımsızlığımızın tehlikelerle karşı karşıya olduğu endişesini doğurmaktadır.

Son yıllarda şahsi çıkarlarını Türk Milletinin çıkarları gibi lanse eden ve Yüce Meclisimizi etki altına almaya çalışan kişi ve odaklara itibar edilmemesi gerektiğine, Yüce Meclisimizin de kendi kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletinin istikbalini zaafa düşürecek bu tasarıyı mevcut haliyle yasalaştırmayacağına inanıyoruz.

Bu toprakları bize Vatan yapan şehitlerimizin, kemiklerini sızlatacak bu tasarı yasalaştığı takdirde, sebep olanları Tarih ve Türk halkı affetmeyecektir.                                                           

 
DENETDE
Yönetim Kurulu adına
 
İsmail GÜLMEZ
Atılay ERGÜVEN
 
Genel Sekreter
Genel Başkan