|
18
KASIM 2003
Değerli Misafirler,
Değerli milletvekileri,
Basınımızın değerli temsilcileri,
Hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.
Mübarek Ramazan ayının milletimize, İslam alemine ve dünyaya barış ve
huzur getirmesini bir kez daha temenni ediyorum.
Değerli Dostlar,
Geçtiğimiz Cumartesi günü Kıbrıslı Türk kardeşlerimizle dayanışmak ve
KKTC’nin 20’nci yaş gününü kutlamak üzere KKTC’de bulunduğumuz sırada
aldığımız acı haberle yüreğimiz sarsıldı.
Ülkemizin huzur ve esenliğin tadını çıkarmaya başladığı bugünler
maalesef İstanbul’da meydana gelen lanetli bir terör eylemi ile
gölgelenmiştir.
Müslüman ve Musevi vatandaşlarımızı aynı anda vuran bu insanlık dışı
eylem bütün Türkiye’ye yönelmiş, Türkiye’yi Türkiye yapan unsurları
hedef almıştır.
Bu lanetli saldırı, bizim barış ve kardeşliğimize yapılmış bir
saldırıdır.
Açıkça ve en başta söylüyorum: BARIŞ, HUZUR VE KARDEŞLİĞİMİZE, GÜVEN VE
İSTİKRARIMIZA KASTETMEK İSTEYENLERİN HEVESLERİ KURSAKLARINDA KALACAKTIR.
Onlar, hangi inanç grubuna, hangi düşünceye, hangi ideolojiye, hangi
ülkeye mensup olurlarsa olsunlar değil mi ki, masum insanlara kastetmiş,
masumiyeti yok etmeyi hedeflemişlerdir; öyleyse, onların insanlıktan
nasibi yoktur.
Açık söylüyorum, Cumartesi günü İstanbul’da yaşanan saldırılar huzura ve
masumiyete yapılmış saldırılardır.
Bu lanetli saldırı olduğu anda, benim neden Musevi vatandaşlarımıza
dönük özel bir vurgu yapmadığım şeklinde bazı marjinal yorumlar geldi
kulağıma. Daha Kıbrıs’tan ayrılmadan önce kulağıma geldi.
Arkadaşlar, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ne zamandan beri
vatandaşlarının dini kimliğine özel bir vurgu yapma ihtiyacı içinde
oluyor?
Ölenlerin hepsi Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıdır, vatandaşıdır.
Hangi dinden olursa olsun kaybedilen can bizim vatandaşımızın canıdır,
bizim canımızdır.
En büyük vurgu kaybedilen canların bizim canımız olmasınadır. Ve biz
vurguyu ona yaptık.
Hayatlarını kaybeden masum vatandaşlarımıza bir kez daha Allah’tan
rahmet diliyorum. Ailelerine, yakınlarına başsağlığı diliyor, acılarını
kendi acımız saydığımızı ve tüm benliğimizde hissettiğimizi bir kere
daha ifade ediyorum.
Yaralanan vatandaşlarıma Allah’tan acil şifalar diliyorum.
Türkiye Cumhuriyeti devletinin, yaralarını sarmak için elinden geleni
yapacağından hiç şüphe etmesine yer yoktur, bu konuda da emin olmalarını
istiyorum.
Değerli Arkadaşlarım,
Dünyanın dört bir yanından taziye mesajları gönderen devlet adamlarının
vurguladığı ortak noktadan çıkan mesajlar teröre karşı devletlerin güç
birliği yapmasına işaret ediyor.
Bu menfur olay bir kez daha göstermiştir ki, terörün, dini ve milliyeti
yoktur.
Yoldan geçen masum insanlarla, bir mabette ibadet eden masum insanların
öldürülmesi hangi insanlık idealiyle, hangi haklı gerekçeyle
açıklanabilir?
Ne hazindir ki, Türkiye’nin barış ve güven unsuru olmaya devam edeceğini
söylediğimiz bir esnada ülkemizin evlatlarına kastedilmiştir.
Şu an itibariyle 25 vatandaşımızın hayatını kaybettiği, yüzlerce
vatandaşımızın yaralandığı ve büyük maddi kayıpların yaşandığı bu
cinayetleri bir kez daha nefretle kınıyor ve lanetliyorum.
Herkes bilmelidir ki terör, amacı ve niyeti ne olursa olsun
meşrulaştırılamayacak kadar ağır ve hiç bir zaman müdafası yapılamayacak
kadar insanlık dışı bir olaydır. Bir defa bu bir vicdansızlık örneğidir.
Masum insanları hedef alan bu türden terörist eylemler, hiçbir politik
kılıfla açıklanamaz, kimse de buna gayret etmesin. Hiçbir gerekçeyle
meşru kılınamaz.
DEVLETİMİZE YA DA HÜKÜMETİMİZE TERÖR YOLUYLA VERİLMEK İSTENEN BİR MESAJ
VARSA, O MESAJI ELİMİN TERSİYLE İTTİĞİMİ VE AYAKLARIMIN ALTINA ALDIĞIMI
BURADAN TÜM DÜNYAYA HAYKIRIYORUM.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİNE VE HÜKÜMETİNE TERÖR YOLUYLA VERİLECEK
MESAJ YOKTUR!
Bu eylemin sonucunda birçok insanımız hayatını kaybetmiş, ocaklar
sönmüş, aileler yıkılmıştır.
Bu günahı, bu cinayeti haklı hale getirecek dava ve ideal olamaz.
Terörün insanlığa söyleyebileceği bir söz, gösterebileceği bir hakikat
yoktur.
Bugün terörden medet uman çevre, örgüt, kurum ya da devletler, yarın
aynı bela ve musibetle kendileri karşılaşacaklardır.
Belki unutmuş olabilirler ama, geçmişte de karşılaşmışlardır.
Değerli arkadaşlarım...
Bu iki menfur olayla ilgili olarak güvenlik güçlerimizin can siperhane,
titiz, ciddi bir şekilde yürüttüğü çalışmalarda önemli gelişmeler
vardır. Büyük bir ihtimalle de bu akşam inşallah neticeye varacaklar,
varacağız.
Çok kısa sürede güvenlik güçlerimizin 24 saat gibi bir sürede izleri
yakalamış olmaları hamd olsun güvenlik teşkilatlarımızın, istihbarat
teşkilatlarımızın ne kadar ciddi, ne kadar hassa çalıştıklarını da
ortaya koymaktadır.
Fakat işimizi zorlaştıran ne biliyor musunuz? Sağolsun medyamız. Şurada
bir çalışma yapıyoruz. Yani bu çalışmada adresleri ortaya çıkarsa, bu
çalışmada bu isimler yayınlanırsa, güvenlik güçlerinin çalışmaları ne
olacaktır. Güçleşeçektir. Fakat daha ilk andan itibaren karşılaştığım
sorulara bakıyorum. Olmaz böyle şey. Bana aynı şeyi soruyorlar, İçişleri
Bakanımıza aynı şeyleri soruyorlar. Güvenlik mensuplarımıza aynı şeyleri
soruyorlar. Ya, müsade edin bu bizim ortak derdimiz. Ama bunun sağlıklı
bir şekilde yürütülebilmesi için belli bir zama ihtiyaç var. Vakti
zamanı gelince gerekli şeyler açıklanır. Hatta basın mensupları olarak,
gerek yazılı, gerek görsel sizde bir bilgi oluşuyorsa siz bile bu
bilgiyi alıp güvenlik güçlerine ulaştırarak yardımcı olmanız gerekir.
Ama tam aksine bırakın yardımcı olmayı, ifşa ederek, teşhir ederek, işi
zorlaştırma yoluna gidiyorlar.
Bütün bu zorluklar içinde hamd olsun güvenlik örgütlerimiz bu
çalışmaları gayet güzel bir şekilde iyi bir noktaya getirmiş durumdalar.
Öyle zannediyorum ki bugün yapılacak DNA testleriyle de son noktaya
varmış oluruz.
Tabi, bizim için suçluların yakalanması kadar, suçun niteliği de önem
arz ediyor.
Milletimize ve insanlığa karşı bu ağır suçu işleyenler, her kim
olurlarsa olsunlar, hangi davayı güderlerse gütsünler yakalanacak ve
adalete hesap vereceklerdir.
Çünkü masum insanlara kasteden terörü meşru kılacak hiçbir ideal, hiçbir
hedef ve hiçbir dava tanımıyor, kabul etmiyoruz.
Değerli Arkadaşlarım,
Türkiye, gerçekten büyük ve güçlü bir ülkedir.
İçinde bulunduğumuz süreçte Türkiye’nin dünya için vazgeçilmez öneminin
daha çok idrak edildiğini düşünüyorum.
Cumartesi günü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 20.
yıldönümünde ifade ettiğim gibi: Türkiye, gelişen ekonomisi, büyük
potansiyeli, genç nüfusu ve dinamizmiyle 80 yıldır güven ve istikrarın
bölgemizde hakim kılınmasına büyük katkılarda bulunmuştur.
Yine o gün Lefkoşa’da Kıbrıs Türkünün coşkusunu paylaşırken söylediğim
gibi: Türkiye’nin, coğrafyamızdaki bütün unsurlarla tarihten gelen ve
bugün de karşılıklı fayda temelinde gelişen sıkı bağları ile medeniyet
tarihinin merkezinde yer alan bu bölgede ağırlıklı bir konumu vardır.
Türkiye, çatışmalarla ve risklerle yüz yüze olduğu bu bölgede bir
istikrar unsuru olmaya devam edecektir. Dün olduğu gibi bugün de yarın
da istikrarın teminatı olacaktır.
Ülke olarak, millet olarak, devlet olarak hedeflerimizden geri dönüş
asla mümkün olmayacaktır.
Bu anlamda kurduğumuz sentezin Türkiye’yi biricik ve merkezi bir konuma
getirdiği bizden ileride olan ülkelerin de bizim gerimizdeki ülkelerin
de gündemindedir.
Her zeminde söylediğim gibi, Türkiye’nin itibarını yükseltebilmek için ,
çatışma alanlarından geri durmaktan her zaman safı nazar ediyoruz. Ve bu
da bir paralellik arz etmektedir.
Bizler coğrafyada hoşgörünün bin yıllık geçmişine sahibiz.
Değerli dostlar
Türkiye’de cumhuriyetin 80. yıldönümünü kutladıktan sonra Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti’nin 20. kuruluş yıldönümüne katılmak, Türkiye’de
yaşadığımız coşkuyu Kıbrıs’ta sürdürmek, herşey bir tarafa Türkiye ile
Kıbrıs arasındaki tarihi bağların, kardeşliğin, ilişkilerin önemini
göstermek açısından çok anlamlıydı.
Kıbrıslı kardeşlerimiz gerçekten de büyük bir coşkuyla kutladılar 20.
kuruluş yıldönümünü. Ve biz de aynı coşkuyu KKTC’de onlarla beraber
paylaştık. Ve bugüne kadar yönetimde bulunan başta Sayın Denktaş olmak
üzere, başbakan , başbakan yardımcısı ve diğer siyasi parti liderleri de
böyle bir coşkulu törenin bugüne kadar olmadığını teyit ettiler.
Yeri gelmişken, Kıbrıs’la ilgili temel düşüncelerimizi bir kez daha
vurgulamakta fayda görüyorum.
Kıbrıs’ta çözümsüzlüğün çözüm olmadığını söyledik, söylemeye de devam
edeceğiz.
Biz çözümden yanayız.
Evet, çözüm istiyoruz. Bu böyle bilinmeli ancak çözüm retoriği
kullanarak çözümsüzlüğe yol aramadığımız gibi, bazılarının algılamak
istediği gibi bu çözüm ne pahasına olursa olsun anlamında bir çözüm de
aramıyoruz.
Kıbrıs’taki çözüm adil ve kalıcı olmalıdır.
İki kesimliliği ve kesimler arasındaki eşitliği tanıyan bir çözüm
olmalıdır.
Zira, her meselede olduğu gibi Kıbrıs meselesinde de kalıcı bir çözüme
giden yol öncelikle meselenin iki tarafı olduğunun kabulüyle
mümkündür.
Kısaca, Kıbrıs bizim milli davamızdır. Bu gerçeği bütün dostlarımız
biliyor, bilmelidir.
Burada herkesin bilmesi gereken bir gerçek daha var ki, o da Türkiye’nin
Avrupa Birliği’ne girmesi de bizim için mutlaka ulaşılması gereken bir
hedeftir.
Her iki mesele kendi gerçekliği ve hassasiyeti içinde ele alınmalı ve
birbiriyle kesinlikle ilişkilendirilmelidir.
Kıbrıs türkünün varoluş davasına destek vermekle, AB’ye tam üyelik
hedefi için atılması gereken adımları atmak birbiri ile çelişen unsurlar
değildir. Burada yine altını çiziyorum.
MİLLİ DAVAMIZ OLAN KIBRIS, TÜRKİYE’NİN MİLLİ SİYASETİNİN TEMEL BİR
PARÇASI HALİNE GELMİŞ OLAN AB’YE TAM ÜYELİK HEDEFİNİN ZIDDI OLARAK
GÖSTERİLMEMELİDİR.
Bu konuda Hükümet olarak gereken hassasiyeti gösteriyoruz. Uluslararası
kamuoyunun da gereken hassasiyeti göstermesinin, hem Kıbrıs’ta adil bir
barışın sağlanmasına, hem de Türkiye’nin AB’ye tam üyelik hedefine
yardımcı olacağını bir kere daha belirtiyorum. Ancak adil olmak
kaydıyla..
Değerli arkadaşlar,
İstanbul’daki terör eylemi türü provokasyonlarla ülkemize hizmet
etmekten geri durmayacak, bir anlık bile tereddüde kapılmayacak ve hep
daima ileriye bakacak, hep birlikte de bunun gayreti içinde olacağız.
Türkiye’de yılların biriktirdiği temel sorunları çözerek ülkemizin
gelişmesine öncülük edeceğiz.
Bu bağlamda yakın zamanda Meclis gündeminde görüşülmeye başlanacak olan
Kamu Yönetiminde Yeniden Yapılanma tasarısına kısaca değinmek istiyorum.
Bildiğiniz üzere dünyanın hızla değiştiği, teknolojik gelişmelerin
birbirini izlediği, sanayileşmenin getirdiği değişimler, şehirleşme
sorunları ve yaşanan nüfus artışı, bütün dünyada kamu yönetimi
anlayışının değişmesine yol açmıştır.
Bugün gelişmiş devletler, daha küçük, daha işlevsel, hareket kabiliyeti
bu noktada yüksek bir yönetim yapılanmasına geçişi tamamlamış
ülkelerdir.
Ancak maalesef ülkemiz bu konuda bugüne kadar yapması gerekenlerin pek
azını yapabilmiş, hantal ve işlemez devlet yapısını değiştirme
maharetini bir türlü gösterememiştir.
Bugün yaşadığımız sosyal ve ekonomik sıkıntıların temelinde, millete
hizmet üretmesi gereken devletin, aksine millete yük olacak bir
büyüklüğe ve genişliğe ulaşması yatmaktadır.
Bu taşınmaz yükten kurtulmamız gerekiyor, sosyal ve ekonomik geleceğimiz
açısından hayati öneme sahip bir gerekliliktir bu.
Mevcut durumu düzeltemediğimiz ve devleti bugünün ihtiyaçlarına cevap
verecek bir yapıya kavuşturamadığımız için ülke olarak potansiyelimizin
çok altında bir gelişme çizgisindeyiz.
Gelişmiş ülkelerin devlet mekanizmalarını yeniden yapılandırarak
ulaştıkları sosyal, idari ve ekonomik kazanımlar, bizim bu zaman
zarfında ne kaybettiğimizin de açık göstergesidir.
Mevcut sistemimizle bu ülkelerle rekabet edebilir bir seviye
yakalayabilmemiz, kaynak oluşturabilmemiz, insanımızın önüne geleceğe
dair vizyon ve hedefler koyabilmemiz mümkün değildir.
Eğer kamu yönetim anlayışımızı bugünün gerçeklerine göre düzenlemez
isek, bugüne kadar kurtulamadığımız kısır döngü kronikleşecek, verimsiz
çalışan, yetersiz üreten, ürettiğini de sadece birikmiş borçlarını
ödemek için harcayan bir ülke olmaya mahkum olacağız.
Türkiye, tarihi birikimiyle, zengin kültürüyle, insan gücüyle ve büyük
potansiyeliyle dünyanın en iyilerinin bulunduğu ligde oynamalıdır.
Türkiye gerçek medeniyet çizgisini, önünü tıkayan, ayağına dolaşan ve
iflahını kesen bütün bu açıklarını kapattığı zaman, devletini daha iyi
işleyen, milletini daha çok üreten ve potansiyelini sonuna kadar
kullanan bir ülke haline geldiği zaman yakalayacaktır.
Bu günler aslında uzakta değildir.
Ama bir gerçeği tespit etmemiz lazım. Dün Doğu illerimizden biri
tanesinin Belediye Başkanı geldi. Benim şuanda 10 trilyon borcum var
dedim. Nereye bu 10 trilyon borç, büyük ölçüde yine devlete. E belediye
ne? O da devletin farklı bir kurumu yani bakıyorsunuz kurum kendi
kurumuyla borç alışverişi yapıyor. Bunun bedelini kim ödüyor? Yine
devlet olarak sen ödüyorsun. Bir belediye devlete borcunu ödeyemezse ne
olur? Gelin şu sorunun bir yanıtını bulalım. Ne olacak? Haczedelim.
Geldik belediye binasını aldık, makinalarını haczettik. Belediye
çalışmadı. E ne olacak? Yani diyebilirmisin burası belediyesiz kalsın.
Yine orada bir belediye kurma gerekliliği kime ait, bu sorumluluk kime
ait. Gene sana ait. Gene bunun bedelini kim ödeyecek? Sen ödeyeceksin.
Böyle saçmalık olur mu? Işte Türkiye bu yanlışları aşmak zorundadır.
Onun için kamu yönetiminde bu reform şart. Yerel yönetimler yasasının
çıkarılması şart. Il özel idareleri yasasının reforme edilerek
çıkarılması şart.
Bu üç ayak, evet yere sağlam basmadıkça, Türkiye medeniyet yarışında
olamaz. Bunu böyle bilmek lazım.
Onun için gereken tamiratı yapıp eksiklerimizi kapatacağız ve hızımızı
arttıracağız.
Gelişmiş ülkelerle aramızı hızla kapatmak için bizi ağırlaştıran bütün
ayak bağlarından kurtulacağız.
Zaman zaman bakıyorum. Diyorlar ki efendim bilgilendirilmiyoruz. Inanın
hepsi bilgilendiriliyor. Bir kanun yapılırken kusura bakmayın millete
tek tek ulaşmak mümkün mü? Ilgili olan kurum, kuruluşların bir kısmına
siz ulaşırsınız. Artık teknoloji var. Internetten takip edersiniz. Bu
açıklanıyor. Sürekli olarak duyuruluyor. Ama senin böyle bir
duyarlılığın yoksa ne yapalım? Atölye çalışmalarına varıncaya kadar şu
konuyla ilgili çalışmalar yapıldı. Ve enteresandır kendileriyle tek tek
görüşüldükten sonra mutabık kalındığı halde arkadan çıkıp aleyhte bu
konuyla ilgili konuşanlar oldu. Bu gariplikler var.
Bu şuanda Türkiye’nin bir ihtiyacı mı? Ihtiyacı. Olmaz demek çözüm
değil, olmazsa ne olur bunu söylemek zorundasın. Türkiye’de böyle bir
muhalefet mantığı gelişmiş. Muhalefet mantığında siyaha beyaz denmez.
Siyah siyahsa, siyah diyeceksin. Gerçekten beyazsa beyaz olduğunu sen
ispat edeceksin, ki o zaman ben inanayım. Veya çözüm yolunu önereceksin.
Çünkü biz kapalı değiliz. Bu noktada bütün görüşlere açık olduğumuz
sürekli ilan ediyoruz. Yardımcı olunmasını istiyoruz ve bu konudaki
alışverişimiz aynı ciddiyetle, aynı anlayışla devam edecektir.
Değerli arkadaşlarım...
Türkiye’nin bütün bu sözünü ettiğimiz sorunlarını çözmek, devleti etkin
ve işler hale getirmek amacıyla öncelikli olarak başlattığımız
çalışmalarımız hamd olsun nihayet meyvesini vermeye başlamıştır.
Geniş katılımla hazırlanmış, ilgili bütün kesimlerin görüş ve
katkılarıyla zenginleştirilmiş Kamu Yönetiminde Yeniden Yapılanma
tasarısı tamamlanmış ve görüşülmek üzere Meclis’e sevk edilmeye hazır
hale gelmiştir.
Bu çalışma bizim çok önem verdiğimiz bir çalışmadır, layıkıyla
değerlendireceğinize ve katkıda bulunacağınıza yine şüphem yoktur.
Bu konuda göstereceğiniz ilgi ve hassasiyet Türkiye’nin önünü açacak bir
yeni devlet yapısına kavuşmamızı sağlayacaktır.
“Değişimin Yönetimi İçin Yönetimde Değişim” anlayışıyla yürüttüğümüz bu
düzenlemeler hayata geçirildiğinde, devlet asıl görev alanlarına
çekilerek dinamizm kazanacak, yerel yönetimlere aktarılan yetkilerle
vatandaşlarımızın sorunları yerinde ve hızla çözülür hale gelecektir.
Bu yeni anlayış Türkiye için büyük bir atılım ve bir rahatlama vesilesi
olacaktır.
Bu anlayışla kamu yönetimimiz, saydam, katılımcı, hesap verebilir,
etkili, verimli, insan hak ve özgürlüklerine saygılı, hukuka dayalı bir
niteliğe kavuşacaktır. Problemleri doğmadan çözmeyi hedef alan, esnek ve
süratli bir işleyişe bürünecektir.
Türkiye ilerleme stratejilerinin uygulanabileceği, bütçe açıklarının
önemli ölçüde giderilebileceği, bireysel ve kurumsal performansların
hızla yükseleceği ve devlete olan güvenin yeniden pekiştirilebileceği
modern bir çehre kazanacaktır.
Devlet değişimin önündeki engel olmaktan ivedilikle çıkarılacaktır.
Sorunları çözen bir yönetim kabiliyeti ve belirsizlikleri gideren bir
saydamlık kamu yönetiminin temel öncelikleri arasında yerini alacaktır.
Devlet istihdamın artık ilk adresi olmaktan çıkarılacak, bize özgü bu
algılama tarzı, özel sektörümüzün de gelişmesiyle yavaş yavaş ortadan
kaldırılacaktır.
Yani öyle bir noktaya geleceğiz ki artık devletin kapısına, ne olur
benim oğluma iş, kocama iş veya kızıma iş demek için insanlarımız
gelmeyecek. Nereye gidecek; özel sektörün kapısına gidecek. Onun için de
işveren sayısını arttıracağız. Türkiye’de işçi işveren arasındaki o
sevgi, saygı bağlarını güçlendireceğiz. İşveren düşmanlığını, girişimci
düşmanlığını, müteşebbis düşmanlığını ortadan kaldırmalıyız. Adı
üzerinde işveren. Işveren olmazsa işsiz ne yapacak. Öyleyse bunun
adedini ne yapmamız lazım; çoğaltmamız lazım. Ama Türkiye’de tam aksine
böyle bir düşmanlıktır gidiyor. Ne olur bir yere beni yerleştirin.
Yerleştirdikten sonra o kurum içinde oraya düşman. Böyle bir anlayış.
Aynı şey devlette de oluyor. Girene kadar her taraf, her şey göze
alınıyor, şartlar nedir hepsi biliniyor, ama girdikten sonra orada
bakıyorsunuz ki orada farklı, olumsuz, menfi çalışmalar başlıyor. Bir
defa bu mantıktan, bu mantaliteden sıyrılmamız lazım. Türkiye’de sosyal
güvenlik, sosyal güvence bütün bunlar sosyal barışı sağlamak da
inanıyorum ki daha rahat çözülebilir hale gelecektir. Sıkıntılarımız yok
mu var? Ama kusura bakmayın da 3 Kasım’da kucağımızda ne bulduğumuz
herkes biliyor. Biz de biliyoruz. Bunun idraki içinde yarınlara inşallah
farklı bir şekilde yürüyeceğiz.
Çalışanlarımız performanslarına ve liyakatlerine göre
değerlendirilecekler, herkes hesap verecek ve hiç kimse devletin
sırtından geçinme gamsızlığına terk edilmeyecektir.
Gereksiz bütün hizmet birimleri tasfiye edilecek, gereğinde hizmet satın
alımı yoluyla ihtiyaçlar giderilecektir.
Şu anda 200 binden fazla çalışanımız, kamuya ve kamu yararına değil,
kamu yöneticilerine hizmet etmektedir.
Bu saltanat artık bitecek ve bu akıl almaz israf durdurulacaktır.
Türkiye’nin güçlü ve müreffeh bir ülke olmasını istiyorsak, milletin her
bir kuruşunun hesabını yapmak ve o hesabı millete vermek durumundayız.
Hazırlıkları tamamlanan Kamu Yönetimde Yeniden Yapılanma tasarısı hayata
geçirilmedikçe, Türkiye’nin bugünkünden daha iyi bir noktaya gelmesi
imkanı yoktur.
Bu yüzden bu tasarı önünüze geldiğinde en iyi şekilde değerlendirmenizi,
varsa eksikleri gidermenizi, katkılarınızı esirgememenizi sadece AK
Parti grubu için söylemiyorum, şuanda bu grup konuşmamdan bütün
Türkiye’ye sesleniyorum; muhalefetiyle, sivil toplum örgütleriyle bu
katkıyı yine bekliyoruz diyorum.
Çünkü bu tasarı, Türkiye’nin geleceğe açılan kapısı olacaktır.
Gelin bu eşiği atlayalım ve tarihimize, kültürümüze, milletimize yakışan
adımları kararlılıkla atalım.
Değerli arkadaşlar...
Sözünü ettiğim tasarı, alanında uzman arkadaşlarımızın büyük emeği geçti
ve ilgili bütün kesimlerin görüşleri, eleştirileri alınarak bu hale
getirildi. Nitekim şu son anda bile yine son bir çalışmayı da gerçekten
alanında otorite sayılabilecek bir heyet gözden geçiriyor. Bütün
gayretimiz sizlerin önüne komisyon çalışmalarında, genel kurulda
herşeyiyle dört dörtlük, hataları eksikleri asgariye inmiş bir tasarıyı
getirebilmektir.
Bugün bu tasarı çerçevesinde dile getirilen eleştiriler, bu hazırlık
süreci boyunca yürütülen titiz çalışmalar sırasında da derinliğine ele
alınmış, değerlendirilmiş ve ulaşılan sonuçlar kayda geçirilmiştir.
Ancak gariptir, bu hazırlık sürecinde bizimle uyumlu bir işbirliği
içerisinde bulunan bazı çevrelerin, bugün kamuoyu önüne farklı bir dil
ve söylemle çıktıklarını gerçekten hayretle görüyoruz.
Bir zamanların o çok popüler tabiri vardı ya; acaba bize takiyye mi
yapıyorlar. Şimdi ben hakkaten bunu düşünmeden edemiyorum. Böyle önemli
bir meselede gelin bize takiyye yapmayın.
Acaba nedir söyledikleri?
İki tane eleştirileri var...
Birincisi bu tasarı Meclis’ten geçerse devletin üniter yapısı zarar
görür diyorlar.
Devletin üniter yapısını belirleyen kuvvetler yasama ve yargı
kuvvetleridir.
Federal yapıyı belirleyen ise, her federe unsurun bağımsız yasama ve
yargı kuvvetlerine sahip olmasıdır.
Halbuki bizim bu yeniden yapılanma tasarımızda yasama ve yargı
fonksiyonları olması gerektiği gibi merkezde kalmakta, burada bir oynama
yok, sadece yürütme ile ilgili alanlarda düzenlemeler yapılmaktadır.
Olay bu kadar basit. Bunu görmemezlikten görüyorlar. Kasıtlı olarak da
bunu halkımıza farklı göstermenin gayreti içine giriyorlar. Peki bu
takiyye değil de nedir ?
Devletin işlerliğini arttıran, kaynaklarını arttıran, israfı sona
erdiren, kurumların ve çalışanların verimini yükselten, dolayısıyla
ülkeyi olduğu gibi merkezi devleti de kat kat güçlendiren bir düzenleme
nasıl oluyor da üniter yapıya zarar veriyor, soruyorum size, bunu
anlamak mümkün değil.
Tabii maksat üzüm yemek olmayınca, mecburen bağcının rahatı ve huzuru
üstüne oyunlar oynanıyor. Ve bu böyle devam ediyor. Ama bunların zaten
zihniyetinde de bu var. Bu bugün de olacak, yarın da olacak. Ama biz
yolumuzda samimiyiz, asla biz uniter yapı üzerinde herhangi bir oynamaya
müsade etmeyiz.
Bir diğer eleştiri de teftiş kurulları ile ilgili olarak dile
getiriliyor. Teftiş kurullarını kaldırdığınız zaman ne olacak?
Sanki bizim hazırladığımız bu tasarı teftiş kurullarını hemen yarın
ortadan kaldırıyormuş gibi bir hava oluşturuluyor.
Biz teftiş kurullarını kaldırma derdinde değiliz, biz denetim sistemini,
denetim anlayışını değiştiriyoruz.
Bir defa kurumlar kendi iç denetim sistemlerini oluşturuncaya kadar
teftiş kurulları görevlerinin başındadır.
Daha sonraki aşamada, kurumların iç denetimlerini kendi denetçilerine ve
hangi kurum olursa olsun dış denetimlerini de Sayıştay’a bırakacağız.
Değerli arkadaşlarım...
Bütün bunlara karşılık Kamu Yönetiminde Yeniden Yapılanma tasarısına
henüz son noktayı da koymuş da değiliz. Bakın şuanda bir kurumu düşünün.
Bir kurumda bir üst altı denetlemekle sorumlu değil mi veya bu kurumun
bir numaralı sorumlusu kurumunun tümünü denetlemekle sorumlu değil mi?
Ben bir yerde genel müdürsem, genel müdür olduğum kurumun tamamının
denetimi de, teftişi de hepsi kime aittir. Birinci derecede bana aittir
eğer orası batarsa sen bu işi yürütemiyorsun arkadaş der onu görevden
alırız. Işte bu bir denetim anlayışıdır, bu bir teftiş anlayışıdır. Siz
hangi kurumun içinde kendi aralarında belli bir hukuk oluşmuş olan
kişilerle teftiş mekanizması yürütemezsiniz. Aynı kurum içinde ideolojik
çatışmların oluştuğu kişilerle bir teftiş mekanizmasını
çalıştıramazsınız. Bunları bir defa bilmemiz lazım ve bunların
bedellerini Türkiye çok ağır ödüyor. Biz hala bu bedelleri ödeyemeyiz.
Ve bunlara da kalkıp havadan karadan, denizden para ödeyemeyiz. Bu
milletin o kadar parası yok.
Ve bu öyle boyutlara ulaştı ki, teftiş artık teftiş olmaktan çıktı. Ve
şimdi her müfettişin başına ayrı bir müfettiş dikmek zorundasın. O kadar
da imkanımız yok. Belli bir süre geçtikten sonra o müfettişin başına da
başka bir müfettiş dikeceksin. Bu hep böyle gelişti. Işte onun için
Türkiye’de kurumlar içinde teftiş var. Başbakanlıkta teftiş var, yüksek
denetleme var, Cumhurbaşkanlığında ayrıca devlet denetleme var. Bakın
hiç durmadı. Denetleme denetleme gidiyor. Kurtulamayız bunlardan. Bu işi
çok daha ideal, çok daha verimli bir noktaya getirmek durumundayız. Ülke
kaybeder. Bunun için cesur bir adım atılmalı. Bu on yıllardır konuşulan
bir olay. Bunu AK Parti iktidarı yapıyor diye niye rahatsız oluyorsunuz?
Kaldı ki biz bunun markası bize ait olsun demiyoruz, elele verelim.
Birlikte yapalım. Önemli olan şu üzümü lezzetiyle hepbirlikte millet
olarak yiyelim ve şu ülke sıçrasın. O tarihteki şanlı, şerefli yerini
yeniden yakalasın. Buna engel olmayalım.
Ve inşallah Meclis’te görüşülmesi sırasında lüzum görülürse sizlerin de
katkılarınızla bazı değişiklikler ve düzenlemeler yine yapılabilir.
O zamana kadar yapılan yapıcı eleştirileri ve değerlendirmeleri de biz
arkadaşlarımızla dikkate almakta fayda görüyoruz.
Ancak iyi niyetten yoksun eleştirilerden etkilenerek son derece hayati
gördüğümüz bu düzenlemelerden şunu bilmenizi istiyorum ki vazgeçecek
değiliz.
Bu konuda kararlıyız ve Türkiye’nin geleceğini bu yeniden yapılanma
sürecinin tamamlanmasında görüyoruz.
Allah yolumuzu açık etsin ve biricik Türkiye’mizi her türlü beladan
korusun.
Hepinize sevgilerimi, saygılarımı sunuyor, yaklaşmakta olan Mübarek
Ramazan bayramınızı en kalbi hislerimle tebrik ediyorum. Ailece
mutluluklar dilerken tekrar terörde kaybettiğimiz vatandaşlarımıza
Allah’tan rahmet, yaralılarımıza şifa diliyorum ve bu tür belalardan
ülkemizi muhafaza etsin diyorum. |